Posts tagged ‘Siyaset’

Fatih Akın askerlik yapmak istemiyormuş


Baazı gastelerin uyduruk köşe yazarlarının üslubu ile, dedikodu-vari bir başlıkla yazı yazmak hoşuma gitmiyor ama mesele biraz karışık, ne yapayım.

Çook ünlü yönetmenimiz(!) Fatih Akın beyefendi Cannes gibi büyük yerlerde ödüller falan almış, sonrasında da röportajda askerlik mevzuuna değinmiş. Ve demiş ki “Türkiye beni askerlik için çağırıyor ama ben istemiyorum. Elime silah alacağıma bir kağıt parçasından (Türk vatandaşlığını kastediyor) vazgeçerim daha iyi”.

Şimdi ben bu herifi zaten “Ben bir Alman yönetmenim” dediğinde sevmemiştim. Filmlerinde bize dair bir üslup ve kültür barındırmadığını gördüğümde de üzülmüştüm; “Yahu iyi hoş da biraz da bizden zenginlik katsaydın ya, hem böyle daha da güzel olurdu” deyivermiştim. Yaptığının daha da güzel olması açısından istemiştim bunu, yoksa zaten herhangi bir başarılı yönetmen kadar başarılıydı zaten ama ben Türk olduğu için(!) hani daha da iyi olmasını temenni ediyordum ki herif meğer Türk değil Alman mışşşş.

Şimdi bir Alman için bir kağıt parçasını çöpe atmak kolaydır tabi. Tabi bi yandan da İstanbullu olmak gibi üstün bir hasleti de bırakmıyor ya sayın Akın, bu açıdan onun için çok da sorun değil, Türk olmak, Türkiyeli olmak vs. Yeter ki onun rahatını bozmasınlar. Ha bu rahat bozmayı ben söylüyorum, onun söylediği “eline silah verilmesi” hususu. Bu Fatih beye çok dokunuyormuş, yani öyle korkaklıkla, tembellikle, sorumsuzlukla falan bi alakası yok. Devlete, millete karşı borç, görev vs bunlar konusundan (benim anladığım) ortak paydadayız ama “silah ters”.

O halde gel de patates soy be abicim desek ne derdi acaba. Askerde patates de soyuluyor, iğne, aşı da vuruluyor, çöp de toplanıyor, yazı da yazılıyor, idman da yapılıyor, hiçbir şey de yapılmayabiliniyor… Üüüüf askerde yok yok. Kim söylemiş ki buna askere gidince eline silah verileceğini. Onun gibi salaklar vatan evladını kurşunlamasın diye silahtan uzak tutarlar zaten ki bu hem onun hem de bütün milletin salahiyeti açısından gerekli. Yani askerliği bir silaha endeksleyen bu kardeşimizin cahiliye adetlerini bırakıp askerliği hakkıyla idrak etmesi lazım.

Burada değinilmesi gereken askerliğin bir vatan borcu olmasının dışında herkesçe ille de yapılıp yapılmayacağı konusu var. Bana sorarsanız askerlik bütün güzelliğine, faydasına, şerefine rağmen herkesçe yapılmak zorunda(!) olunan bir meslek, bir iş, biruğraş olmamalı. Sonuçta kendi kural ve yaşam biçimi var ve gerçekten oldukça katı. Buna herkesin katlanması mümkün değil. Bu açıdan “ille de herkes askerlik yapmalıdır” düşüncesi bana göre çok da doğru değil. Fatih Akın da bu yönde kendisinin askerliği kaldıramayacak bir karaktere sahip olduğunu düşünüp fikir beyan edebilir. Bu beyanın içinde Türkiye vatandaşlığından bir kağıt parçası diye bahsetmesi pek de mantıklı olmazdı doğrusu. Öyleyse…

Öyleyse bu adam şudur, budur demenin bir anlamı yok, herif zaten Alman. O yüzden bu kısmı geçip başka bir noktayı irdelemek istiyorum.

Bu kişinin bir yönetmen, bir sanat adamı, bir kültür insanı, bir üretici, bir usta olduğunu düşündükçe kültür denen kavrama, soya sopa, millete, diğer bilimum değerlere ne kadar öküz hayvanı bakışıyla baktığını görünce fena dumura uğradım doğrusu. Ulan madem bu kadar boştun ne diye sanatçıyım diye çıkıyorsun ortaya. Ben de diyorum: “Bu hıyarın yaptığı şeylerin neden bende sıcaklık uyandıran sağlam bir temeli yok, ya da ben bulamıyorum, herhalde birazcık bizden uzak oluşundan”.

Hem ustayım diye çıkacaksın, hem de askerlik deynce aklına “elinde silah olan bişey” gelecek. Senin hayata dair şeyler hakkındaki bilgin bu kadarsa bize ne anlatabilirsin a Allahın Almanı.

Ne diyeyim. Vatan sağolsun!

Reklamlar

Ekim 2, 2007 at 7:27 am Yorum bırakın

Çok mu kıskancım yoksa gerçekten bir adaletsizlik mi var?


Buradaki habere göre öğretmenlere her yıl olduğu gibi bu yıl da 450 YTL tutarında eğitim-öğretim yılı başında kırtasiye yardımı yapılıyormuş. Öğretmenler de bu yardımı yetersiz bulup bunun en azından(!) 1 maaş miktarı kadar (aşağı yukarı 1000 ytl civarı) olmasını istiyorlarmış.

  • Öğretmenlerin memur olduğunu, genellikle yine başka bir öğretmenle evli olduklarını ve bu öğretmen karı-kocanın çok büyük olasılıkla aynı yerde çalışabilme olanağını gözönünde bulundurunca,
  • yasaya göre memur kapsamında çalışan birinin ek iş yapmasının (mesela çarşıda pazarda çorap satmasının) yasak olduğunu ancak öğretmenlere bunun yasak olmadığını düşününce,
  • bütün memurların yıl boyunca yaklaşık 30 gün civarı bir izne hakkının olduğunu ancak öğretmenlerin öğrenciler gibi her tatil fırsatından yararlandığını ve 3 aylık yaz tatilini de doya doya kullandıktan sonra devlet babanın onlara (yani memurlara) verdiği 30 günlük izni de bir güzel kullandıklarını düşündükçe
  • yasaya göre izinli olmadıkları halde yine de icap ettiğinde özel ders verip iyi paralar aldıklarını ve bu konuda yakalanma veya ceza alma gibi durumları olmadıklarını düşündükçe
  • bütün bunların üstüne öğretmenlerin aldıkları bu parayla ders verdiği öğrencilerine kırtasiye yardımı falan da yapmayacağı açıkken

bu uyduruk yardımın verilmesini bir türlü anlayamıyorum. Öğretmen bunu öğrencisine vermeyecek, okulda kullanacağı malzemeyi de okuldan alıyor ( ya da almalı, eğer vermiyorlarsa birkaç defter kitap alabilmeli), kendi çocuğuna yardım olsun diye veriliyorsa çocuğu okuyan memur bir tek öğretmenler değil. Bu nasıl bir yeme yoludur anlamıyorum.

Yukarıda saydığım hususlar açıktır ki en rahat memur öğretmenler iken başta Kemal Sunal’ın öğretmen filmini kullanıp her daim kendilerini acındırmalarını esefle kınıyorum. Yıllardır onların ellerinde olduğumuzdan “öğretmen kutsaldır” falan saçmalıklarını enseme vurdukları an söyleyesim geliyor, resmen beynimizi yıkadılar ama ya sonuç. Bugün eğitim-öğretim sorunumuzun bütün müsebbibi siyasiler, dış mihraklar, parasızlık vs olamaz asla. Öğretmenler kendilerinde hiç suç bulmaz ama sorsam herkes en az bir öğretmeninin ne kadar andaval, ne kadar gerizekalı ve haramyiyen olduğu söyleyecektir. Çoğunuzun “ben aslında tarih dersinden çok hoşlanırdım, filan hoca gelip bütün keyfimi kaçırana kadar…” diyeceği bir hatırası vardır. Bunun dışında tabi tam tersi iyi hocalarımız da vardır ama zaten kötü olmayana aferin denmez ki, eğitim gibi ciddi bir işi “eh” mesabesinde yapan, hatta bunu da yapamayan ve üstüne üstük sürekli “öldük, bittik” dramalarını oynayan öğretmenler istemiyorum ve bunu hakettiğimizi de düşünmüyorum.

Yukarıda yazdıklarıma itiraz edenler olacaktır, “yok aslında bu böyle değil aslında sen yanlış biliyorsun” itirazları gelebilir ama gerek yok. Sonuçta işleyen, hayatta olan kanun, nizam bu. Buna binaen ben de 450 YTL ve artı 2 maaş ikramiye istiyorum.

Eylül 13, 2007 at 6:10 am Yorum bırakın

The Bourne Ultimatum’a bir bilet


7 eylülde ülkemizde vizyona girecek bir Matt Damon filmi The Bourne Ultimatum. Sanırım Son ultimatom adıyla türkçeleştirilmiş, eh bundan önceki 9. sınıf aksiyon filmi adını ve alakasızlık örneği olan ikinci filme layık görülen türkçeleştirmeyi düşününce bu sefer biraz daha yaklaşmışlar; en azından orjinal isimden bir kelime alabilmişler. Bu film de Rocky serisi gibi uzarsa herhalde 7. filmde falan birebir isim uygunluğu görmemiz mümkün.

Her neyse film önümüzde cumaya vizyona giriyor ve benim bu filme götürebileceğim kimse yok. Aslında mesele yalnızlığım ve biriyle çıkmıyor olmam bağlamında değerlendirilmemeli, zaten derdim de o değil. Ama bu kadar çok beğendiğim bir filmin çok beğenilen son serisini tek başıma izlemek istemiyorum. Bir film izlenebilir ve güzel olması bağlamında notlandırılabilir ama sizin sevmeniz başka şartlara da bağlı malesef. Tek başına mırın kırın sinemaya gidip, alık alık bilet alıp birkaç dakika bekledikten sonra salona girmek, yanına tanımadığın ama birbirlerine fena halde yapışmış (işte kucaklaşma, yapışma, elele tutuşma, kavrama şeklinde tavırlarla) insanların ortasında bir yere kıvrılıp izliyorsun filmi. Heyecan hissettiğinde karanlık salonda tepkisini merak ettiğin birinin olmaması (bu tepki surat silüetine bakma, elini tutma, itme, kakma, kulağına bişiler fısıldama ya da film beğenilmediğinde dışarı çıkarmaya zorlama şeklinde olabilir) herhalde sinema sektörünün en büyük darboğazlarından biridir. Birgün insanlar sinemaya yalnız gitmesinler diye yapımcılar bazı faaliyetler içine girecekler inancındayım.

Neyse geçelim benim durumumu filme odaklanalım. Geçmişi olmayan adam gibi abuk bir isimle ilk defa karşımıza çıktığında bu güzel Matt Damon filmi çoğu kişiye bir zamanlar pazar günleri show tv’de yayınlanan kalitesiz aksiyon filmlerini anımsatmıştı ve anti-pati topladığından olsa gerek kimse ben “geçmişi olmayan adam” filmini izledim çok güzeldi diyemedi. “Hadi ya, biz de geçen ben doğarken ölmüşüm isimli şaheseri izledik harikaydı” falan gibi tepkiler alan olmuştur sanırım ama yine bu de film o günleri atlatıp ikinci film için baya bir hayran toplayabildi. Medusa darbesi ismiyle ikinci film çıktığında seri fimlerinde çoğunlukla olmayan ama olduğunda beni çok mutlu eden birşey oldu. Gerek sinemasal etkisiyle, gerek oyunculuğu ve gerek de ortaya konan çaba bakımından ikinci filmde birincisinden çok çok daha güzel bir iş ortaya kondu. Zaten iyice olgunlaşıp kıvama gelen hikaye daha da çekici bir hale de geldiğinden izleyicilerin çoğu medusa darbesini geçmişi olmayan adamdan daha çok beğendi.

Bu güzel eseri ortaya koyan Robert Ludlum 2001 yılında dünyaya gözlerini yummuş olsa da Bourne kardeşimizin son ultimatomu bizi yeniden sinemaya çağırıyor. Yakışıklı yüzü, hayvani bedeni, ifadesiz yüzü, çelik gibi sağlam karakteri (“who am I?” diye inlese de), korkusuzluğu, bilgisi, yetenekleri, hırsı, hayatta kalma arzusu, merakı ve üzerinde tuhaf ve şık duran sevgisi ile Matt Damon kardeşimi sabırsızlıkla bekliyorum.

Ama yalnız 😦

Eylül 6, 2007 at 10:24 am Yorum bırakın

Başörtüsü ve evlilik üzerine


Nihal Bengisu Karaca hanımefendi yazısında evlenemeyen kadınlar ve erkekler üzerine yorumlarını aktarmış. Birçoklarının aksine konuyu siyaset taraflarına çekmek yerine kapitalizmin önümüze koyduğu yaşam biçimi üzerine yoğunlaşmış. Belki sadece ben bir erkeğin, dindar olmasına rağmen maddi kaygılarla, çile çekmemiş ve maddi olarak imkanları elinden alınmamış başı açık bir bayanla evlenmeyi istediğini düşünememiştim.

Bizi yönlendirdikleri üzere başörtülülerin hep çağdışı olması gibi bir yorum nedeniyle erkeklerin iyice başörtülü kadınlardan-kızlardan soğuduğu gibi yüzeysel bir düşünceye saplanıp kaldığımı farkettim. Kapıldığım bu halden uyanışımla birlikte farkındalığımın yanetkisi olan burukluk bir süre devam etti. Bir erkek düşünün ki çok istediği halde sırf bu “bana para kazandırmaz” gibi adi bir mantıkla başörtülü bir kadınla evlenmek istemiyor. Hani şirket evliliği gibi bir laf ile evlilik kurumu yara almaktan kendini kurtaralı çok olmuştu da bu sefer bu kurum artık tamamen ticaretle içli dışlı hale geliverdi malesef.

Tabi evlilik kurumunu acıklı halinden daha acı olduğu kesin ki bir grup insan -daha önce yapılan bir benzetmeyle- öz vatanında artık iyice zenci muamelesi görmeye alışmak zorunda kalıyor. Dahası bu insanların -o amiyane tabirle- “para getirmeme” durumlarının sebebi de, kapitalist düzenin de desteği ile modern yobazların “laiklik elden gidiyor zırvaları” ile toplumdan soyutlanması. Çalışanlar da hemen her yerde ara eleman mantığında ve meslektaşlarından daha az bir ücretle çalışmak zorunda kalıyorlar.

Şimdi bu “laiklik elden gidiyor” çığırtkanlarının durumunu belli periyotlarla tekrar gözden geçirmekte fayda var. Zira başörtülü olup da tabir yerindeyse zehir gibi işi bilen başörtülü kızlar var ki sınıflamayı bir kenara bırakın insan yerine bile konmadıklarından, olazalara, alış-veriş merkezlerine giremediklerinden otomatikman bu çığırtkanların güçlü rakipleri olmaktan çıkıveriyorlar. “Korku”… Tarih boyu korkuyu hisseden ve kullanan insanoğlu bugün başörtülü insanlara duyulan korkuyu tuhaf ama acı bir şekilde hissediyor.

Evet, biz hala meselenin siyasi olduğunu düşünüp de “işin içinden çıkılmaz” damgası basmaya devam edebiliriz. Oysa laiklik, din ve bu eksende oluşturulan her tür mesele açıkca şuan ticaretin içinde katalizör veya inhibitör görevi görmekte. Zalim suçüstü yakalansa bile büyük ihtimal liberal dünyanın paragöz kodamanları büyük ihtimal şöyle bir bahane ortaya koyacaklardır: “İş icabı…”

İş icabı işsiz kalan, hakları elinden alınan birinci derecede başörtülü kadınlar, sonra bunlarla rabıtası en güçlü erkekler, sonra aileler, sonra toplum, sonra geleceğimiz vs hiç de hayra alamet bir görüntü ortaya koymuyor. Bütün bunların siyasi düşünceler uğruna değil de en adi haliyle para yüzünden olması da….kötü…pis…kafa karıştırıcı… düşündürücü…içi kaldıran, burkan….berbat ve hatta b.ktan birşey.

İnsanımızın kalitesinin düşüşünü farkedemiyor oluşumuzun sebi nedir peki? Bir sonraki aşama: bize içirilen zehri öğrenmek gerek.

Ağustos 31, 2007 at 1:04 pm Yorum bırakın

Kral öldü, yaşasın yeni kral (sezer gider gökler ağlar, gül gelir karlı dağlar)


Efenim dün itibariyle (28 Ağustos 2007) Abdullah Gül Türkiye CUmhuriyeti Devletinin 11. cumhurbaşkanı olmuştur. Yıllar yılı köşkte bekleyen(!) Ahmet Necdet Sezer isimli hukukçu kimliği ile zamanında güvenimizi kazanmış ancak daha sonra faşist uygulama ve söylemleri ile kalbimizi kırmış ve bir türlü halkın içine girip bi “Selamün aleyküm” demeyen ve bize faydası olmadığı gibi oturduğu koltuğu da bırakıp gitmeyen vatandaş da evine yollanmıştır.

Ahmet Necdet Sezer evinde rahat durmayacaktır bence, çünkü onca yıl boş oturmanın rahatsızlığını, birilerinin (halkın olabilir mesela) rahatını, huzurunu bozarak telafi etmek isteyecektir. Zira zamanında sunduğu faşist söylemleri bunu doğrular nitelikte.”Toplum huzuru için bireyin hakları kısıtlanmalıdır” mealinde bir mantıkla cumhurbaşkanı olan bir vatandaş koltuğundan olmuştur mesele budur. Haa bazılarımız Sezer ile aynı yaşam biçimini paylaştığı için onun her türlü icraattinden memnun olabilirler. Ancak faşizan tutumların tek tip insan ve toplum, yarı asker, yarı polis ve yarı halktan oluşan tuhaf bir millet oluşturduğunu unutmamak gerek. Böylesi bir toplum denemesi bu dünya üzerinde yapıldı ve hatta bu toplumun gözyaşları içinde (sevinçle) bütün dünyaya savaş açtığını hepimiz gördük. Yok bu sizi tatmin etmedi ise biraz V for Vandetta, biraz Equilibrium, biraz da 1984 verebiliriz.

Bu arada Sezer’in gidiş hakkında değişik yorumlar yapılmış. Hüsrev Kutlu “Sezer giderse yağmur yağar” demiş zamanında ve Sezer giderken gerçekten de yağmur yağıyor bütün Türkiye’ye.
Haber7.com’da bir kardeşimiz bir fıkrayı paylaşmış cumhurbaşkanımız(!) hakkında:

Çankaya’nın telefonu çalar, Sezer telefonu kaldırır karşısındaki vatandaş:
– Sn. Cumhurbaşkanı ile görüşebilir miyim? der.
Sezer;
-Artık ben cumhurbaşkanı değilim, der ve kapatır.
Telefon tekrar çalar.
– Aynı diyalog birkaç kez tekrarlanır ve…
Ardından tekrar telefon çalar ve Cumhurbaşkanıyla görüşmek isteyen vatandaşa Sezer çıkışır..
-Yahu neden anlamıyorsunuz? Artık ben cumhurbaşkanı değilim, der.
Vatandaş cevaben;
-Anlıyorum da.. Sizin Cumhurbaşkanı olmadığınızı duymak hoşuma gidiyor, der…

Her neyse gidenin arkasından ağlamak veya kına yakmak çözüm değil herhalde. Önümüze bakmamız gerek. Önümüze baktığımız da beyefendi bir şahsiyet olan Abdullah Gül’ü görüyoruz. Kimisi “Bu adam eskiden şöyle söylüyordu, bu sözler vatanı böler, bu adam nasıl cumhurbaşkanı olur” dese de bu güne kadar bölücü bir icraatini görmedim. Her ne kadarbüyük ortadoğu projesi gibi şeylere verdiği desteği görünce kanım donsa da hala meselenin ne olduğunu çözmeye çalışmaktayım. Bazılarının dediği gibi ülkeyi bölmek, peşkeş çekmek için bir plan ise bunu bir kişi daha denemiş oluyor ama ben bu fikre şimdilik katılmıyorum.

Eşinin başörtüsüne karışanların da içinde olduğu bazı grupla “Bu ülke İran yapılmak isteniyor” diye sokağa dökülmüşlerdi. Asıol isyan ettikleri şeyse “Yarın öbür günbiizim da başörtüsütakma zorunluluğumuz olursa, sakal bırakma, burka giymek, peçe takmak vs mecburiyetimiz olursa” endişesiydi. İşin tuhaf tarafı ise Abdullah Gül “Hayır ben öyle bişey istemiyorum” dese de onlar “Yok yok sen yaparsın, biz biliyoruz” diyorlar. Şimdi onlar nerden biliyorlar bilmiyorum ama Onlar diye tabir ettiklerim ellerinde fırsat olduğu için bugün başörtülü insanları hiçbiryere almıyorlar, dahası “şunu yap şöyle giyin falan diye de diretiyorlar”. AYNI FAŞİST TUTUM. Hem “benim hayatıma müdahale etme” diyeceksin hem de insanları terzi gibi ölçüp biçeceksin, kıyacaksın.

İnşallah cumhurbaşkanımız;

  • eskisini aratmaz,
  • insanı insan yerine koyduğumuz için bizi joplarla falan kovalatmaz,
  • kamu düzenini sağlamak adına dinimizden başlayıp bütün insanı değerlerimizi görmezden gelmez,
  • köşküne yerleşipdışarı çıkmamazlık etmez,
  • halkı anlamaz, halkı unutmaz,
  • halktan nefret etmez,
  • hiçbir uluslararası platformda görünmemezlik yapıp türkiyeyi kendi içine kapanık bir demirperde ülkesi imajına sokmaz,
  • askeri “içeri gir gısss” diye kızkardeşini hayvan yerine koyan görgüsüz moduna getirmiş cumhuriyet dönemi bürokzasimiz gibi yapıp ülkemizin gidişatını her daim mıncıklatan bir kurum haline getirtmez,
  • askerde eşi, annesi, teyzesi, halası insan gibi yaşanabileceğini sandığı bu ülkede hiçbir hakkının olmadığını öğrenmesiyle işinden kovulması bir olan askerlerimizin elinden tutar ya da yenilerine mahal vermez,
  • bütün ülkede hayata geçiremedikleri yaşam biçimini üniversiteler içinde yaşatmaya zorlayan YÖK gibi faşist-diktatör-baskıcı ve anti-demokratik kurumlara yapılması gereki yapar,
  • hakısz yere okunudan kovulan değerli öğretim görevlilerinin hakkını iade eder,
  • tarihi eser kaçakçılığından tutun dauyuştrucuya kadar her türlü pisliğe bulaşan öğretim görevlilerini herşeye rağmen sorgulatmayan YOK’e inat her türlü haksızlığın üzerine gider,
  • Türki cumhuriyetlerle hala kardeş olduğumuzu bize her daim hatırlatır, kopan tarihi bağlarımızdan kan sızan filistin, bosna, arnavutluk gibi mekanlardakilerle aramızı bulur,
  • oraya buraya anayasa, babayasa, veyahutta çizgi roman falan fırlatıp canımızı yakmaz

Bu taleplerimi daha uzatırım ümidiyle yazıyı biraz geç yayınlamak istedim ama baktım bitmeyecek, işimden gücümden edecek akıl vermek(!) ben de vazgeçtim.

Abdullah Gül cumhurun başkanı, hayırlı uğurlu olsun, Allah utandırmasın.

Ağustos 31, 2007 at 7:00 am Yorum bırakın


Takvim

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Nis    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

İstatistik

  • 42,565 sayfa görüntüleme