Posts tagged ‘mühendis’

Devrim arabaları


Sinemaya giderken seçici davranıyorum ama Devrim Arabaları filmini izledikten sonra bunun bir hata olduğunu düşünmeye başladım. Keşke böyle önemli bir konu olduğunda bu sinemasal felsefe salatasını unutup, “Birileri bir zamanlar güzel birşey yapmış, şimdi de başka birileri onu anlatmış. Ne pahasına olursa olsun gidip bi görmek lazım.” deseydim. Ama yok; “Bizimkiler zaten bu işten anlamazlar ellerine yüzlerine bulaştırırlar” diye bundan 50 yıl önce birilerinin yaptığı hatanın aynını yaptım ve “Devrim Arabaları” filmini izlemek için sinemaya gitmedim, pişmanım hakim bey.

Şimdi filmi küçük ekrandan izlemiş ve hayretler içinde kalmışken hatamı nasıl telafi edebilirim acaba diye düşünüyorum. Sanıyorum sadece bunun bir hata olduğunu itiraf ederek yetinmek zorundayım.

Her neyse; tarih bilgime güevenemediğim için sizi devrim arabaları konusunda bilgilendirmek için ancak vikipediye yönlendirebilirim. Özetle Cemal Gürsel başa geçtikten sonra yüzde yüz türk malı bir otomobilin üretilmesi ister ve 4 buçuk ay gibi komik bir sürede bunun bitirilmesini emrder. Mühendislikten az çok anladığımı iddia ederek bunu kabul eden mühendisleri o zaman için deli kabul etmek tamamen mantıklıydı diyebilirim. Ama topu topu (yuvarlak hesap) 10 mühendis ve bir kaç düzine işçi ile Türkiye’de daha önce hiç yapılmamış bir mühendislik ürününü başarıyla ortaya çıkarmış bu deli arkadaşlar. Hepsinin ellerinden öpüyorum.

Gelelim bu tarih parçasının filmini çekmeye cesaret eden Tolga Örnek‘e.  Başka bir projede adının geçtiğini hiç hatırlamıyorum. Ancak cesaret edip de giriştiği bu işin amatörce olmadığını itiraf etmek gerek. Kamera ve müzik konuları sıkıntılı olsa da anlatılmak istenen pürüzsüz sunulabilmiş, yarım kalan kısımlar yok, rahatsız edici senaryo hataları yok, eksik altparçalar yok, ucu açık bırakılmış kısımlar yok, ve başka tatminsizlik oluşturacak unsurlar da yok. Bunlar çoğunlukla son dönem filmlerinin vazgeçilmez gıcıklıkları, o yüzden özellikle madde madde sıraladım.

Dediğim gibi kamera sıkıntılı, öyle duruyor orda, özenle yerleştirilmemiş. Müzik derseniz bir güzel parça tutturmuşlar akıllarına geldikçe sesi açıvermişler hepsi o kadar. Keşke en azından sadece bu taraflarına bir Çağan Irmak eli değseydi. Gerçi bu ustanın elinden bu film  komple geçse de olurdu ama bunu istemek Tolga Örnek’e haksızlık olur.

Zamanının politik stresini çok fazla yasıtamasa da mühendis meslektaşlarımın stresini çok güzel anlatabilmiş Tolga Örnek. Zaten siyasi bir kaygının da olduğunu sanmıyorum filmin çekimlerinde. Yoksa kullanılabilecek onca malzemeye rağmen o dönemlere değinmemek bizim bütün bütün adetimiz olmuştur. Belki yönetmenin de hassasiyeti vardı böyle hassas bir konuyu anlatmamak üzerine, bilemiyorum.

Filmde gerçek görüntülerden -o zamanda çekilen fotoğraflardan- birinin bile kullanılmamasından rahatsızlık duydum. Senaryonun gerçek hikaye üzerine kurgulandığını belirten bir ibare ile dahi karşılaşmadım. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

Ve bir devrimin liderinin (Cemal Gürsel) öyle şirin aile babası gibi tanıtılmasından rahatsızlık duyduğumu söylemeliyim. Sırf benzini bitti diye bir güzel eserin -devrim 1 otomobili- başarısızmış gibi kabul edilmesinin arkasındaki gereksiz prestij saçmalıklarına da detaylı değinilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu filmin orada Necip karakterinin bir türlü anlayamadığı bu meseleyi açıklama sorumluluğu vardı bence.  Ne yani millet olarak mükemmeliyetçi miyiz? Prestij konusunda takıntımız mı var? Dikdatörler bu tür şeylerden hoşlanmaz mı? Mühendislik bu tür hataları (hata bile değil benzin yok sadece) kabullenemez mi? Parlementerlerin böyle bir muameleye hakkı yok mu? nedir yani?

Oysa bugün Obama gidip fasta food dükkanından nakit parayla alışveriş yapabiliyor. Erdoğan ata binip de o attan düşebiliyor. Prestij, karizma, disiplin, başarı ve bütün diğer o zırvaların hangisi bu değerli çalışmayı bir kalemde sildirdi, bu sonucun arkasında yatan mantık neydi bundan bahsedilmesi gerekiyordu.

Hadi bundan bahsedilmedi bütün bu çalışmanın yekününü ifade edecek “peki sonradan ne oldu” bölümü konmalı değil miydi? Bir farnsız atasözü der ki: “Bir suçtan kim karlı çıkıyorsa suçlu odur” Neden bundan birkaç yıl sonra yabancı ortaklı kurulan otomobil fabrika ve firmalarından bahsedilmiyor. Neden o her sokağın başında insanların yollarını pisleyen gazetecilerden ve bürokratlardan, onların akıbetlerinden bahsedilmiyor. Yoksa bu filmi sadece benim gibi bir ekip çalışmasından heyacan duyan küçük bir kesim için mi yaptı yönetmen? Sonuçta bütün amaç yalnızca o çalışmayı göstermektiyse büyük bir işe girişilmemiş diye düşüneceğim. Yok ta baştan söylediğim gibi girişilen iş büyükse eksik kalmış dostlarım, baya eksik.

Acaba filmde sık sık bahsedilen özgüven eksikliği hala devam mı ediyor da biz de ciddi ciddi sorgulamaya veya en azından kurcalamaya cesaret edemiyoruz? Bilemiyorum.

Herşeye rağmen mühendislik ve sinemacılık alanlarında umut verdi bu film bana. Bütün eksiklikleri ile saygıyı hakediyor bence. Saygılar efendim…

Ağustos 9, 2009 at 12:58 am Yorum bırakın

Dijital kale


Dijital Kale Dan Brown’ın kronolojik olarak Da Vinci Şifresi’nden daha önceki bir kitap. Dan amca biraz daha amatör, biraz daha populist, daha çok adrenalin çalışması var ama iyi denecek eserler arasında.

Kitaptan bahsetmeyeceğim şimdi. Teknik biri olmanın popüler kitapları okurken getirdiği sıkıntılardan dem vuracağım. Bilgisayar, donanım, yazılım işlerinden anlayınca bazı şeyler fazla rahatsız ediyor insanı. Spoilerlara dikkat.

Dijital kale teknik anlamda birçok yalana yanlışa gözlerimi yummaya çalışıp okuduğum güzel bir kitap. Gençliğimizde olsa ne heyecanlanırdık şimdi ise ister istemez “Gerçekte hiç de böyle olmuyor” demekten kendimi alamıyorum.

Heyecanını kırmak isteyen varsa söyleyeyim hiç de öyle 3 milyon işlemcili bilgisayarlar felan büyük işler yapamıyor gerçek hayatta. Hatta o çok büyük google bile hayali makineler kullanmıyor bu işler için.

Problemler, 1 işlemci ile bir saatte çözüyorsam 3 işlemci ile 1/3 saatte çözerim düz mantığı ile çözülmez. Bu yüzden öyle işlemci sayısını milyona hatta trilyona bile çıkarsan şifreler şıppadanak çözülmez.

Hem asıl iş o kadar işlemciyi tuvalet kağıdı kolisi gibi üstüste yığmakta değil. Anakart ve işlemci mimarileri yıllar içinde gelişen çok çeşitli darboğazları yılların beyin fırtınaları ve akademik çalışmaları ile aşan bir uğraşla gelişiyor.

Hele yazılım tarafında bu tür tuhaf makineleri işeletecek işletim sistemi daha da büyük problem. Düne kadar birkaç işlemciye bile destek verecek işletim sistemi bulamazken siz bir iki yıl içinde çok özel bir işleve sahip makinenin process yapısını çözüp (yani yeni bi tane üretip) ona göre işlemci->komut seti->işletim sistemi->yazılım üreteceksiniz. Pehhh…

Bir de böylesine farklı bir makineye (daha doğrusu işletim sistemine) virüs bulaştığını iddia edeceksiniz. Ulan kim biliyor o makineyi ki ona virüs yazsın. Aslında en komik olanı bu ama teknik bilgi eksikiği espri anlayışının farklılığına sebep oluyor işte.

Bir de makinenin devasa bişey olduğundan bahsediliyor. Bu da bilgisayar mimarisinin diğer mühendislik alanlarından ne kadar farklı bir düşünce tarzı ile inşaa edildiğini gösteriyor. (bu kısım açılabilir ama şuan yapamıyorum) Zamanında ENIAC tasarlandığında makine mühendisleri derneğinin dergisinde çıkan şöyle bir yazı bu farklılığı gösteriyor bize. “Bugün 40 ton ağırlığında xxx hızında yyy gücünde bir bilgisayar yapıldı. bundan 10 yıl sonra 120 ton ağırlığında bundan 4 kat daha hızlı bilgisayarımız olacak” 🙂 komik değil mi? Evet çok komik aslında.

Hala anlamamış olan varsa söyliim. Makine mühendisleri elleri ile tuttukları, gözleri ile gördükleri şeyleri ölçüp biçip bir şey inşaa ediyorlar. Kullandıkları her malzemeyi anlamak konusunda bir sıkıntıları yok çünkü her bir parça gayet net, ortada, görülebilir, dokunulabilir yani gavurca hard bişi yani hardware.

Buna göre eğer siz bir dişliye hareket aktarmak istiyorsanız bunu yapmak için dişliyle bir şekilde temas halinde olan bi başka dişli, kayış vs bir şey kullanmak zorundasınız. Eğer her bir dişli tek bir işi yapıyorsa ve yapılan iş binlerle ifade edilen çokluk ve çeşitte ise sizin makineniz binlerce dişli ve diğer şeylerde ve dolayısıyla tonlarca ağırlıkta olacaktır, bu kaçınılmazdır.

Bu açıdan makine mühendisliği (hadi şuan makineci diyelim) penceresinden olaya baktığınızda yukarıdaki öngörü gayet normaldir. Oysa diğer tarafta; önce elektrik sonra da elektronik en son da yazılımda işler hiç de öyle yürümüyor. Makineci mantığı ile yıllarca bilgisayarı icat etmeye çalışan (başaramayan) ve bugün bilgisayarın babası olarak kabul edilen Hanry Babbage amcayı da burda hayırla yad edelim.

Peki Dan Brown amca ve diğerleri neden kurgularını böyle yanlış şeyler üzerine yapıyorlar. Cevabı basit: basit olması. Halktan biri eliyle dokunup gözüyle gördüğü bir şeyi yeni/başka kavram üzerinde kolaylıkla hayal edebiliyor. Elindeki cep telefonu ile konuşabiliyor ama bilgisasayarı ile hem konuşup hem de daha karmaşık işlemler yapabiliyor. Daha bir bilgisayar ya da bu çağrışımı yaptıracak network kablolarının bağlandığı bir patch panel görünce onun da kendi bilgisayarından daha yetenekli olduğunu kolaylıkla kabul edebiliyor; çünkü daha büyük. İşbu sebeple cep telefonu TV kanallarını da çeker hale gelince hayretler içinde kalıyor, “Vayyy gavura bak içine televizyonu sığdırmış”. Mantık bir şeylerin ancak küçültülerek oraya konabileceği şeklide gelişmiş.

Hal böyle olunca kahvede bol keseden sallayan Şinasi amca bile bir zamanlar NSA’de çalıştığını söylese “Müthiş bir makine vardı, bööle hayvan kadar. İşte biz onla NSA’de bütün şifreleri çözerdik” dese biz inanılmayacak şeye inanmak istiyoruz çünkü çok gerçekçi(!)

Bunları söylüyorum çünkü ciddiyim. Uzmanlık alanı insana o konuda takıntılı olması gerektiğini aşılıyor. En iyisi hiçbir şey bilmemek sanırım. Matrix’te Cypher kardeşimizin de dediği gibi

Ignorance is bliss*

*: Cahillik mutluluktur.

Nisan 20, 2009 at 9:55 am 1 yorum


Takvim

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Nis    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

İstatistik

  • 42,073 sayfa görüntüleme