Posts tagged ‘kitap’

Blog kültürü ve sosyal medya


Kişisel olarak söyleyecek ve yazacak çok birşey bulamıyorum. Daha genel bir durum olarak insanların günlüklerine birşey yazmadıklarını da farkediyorum. Günlük kültürü sosyal medyanın ilk araçlarından olmasına rağmen bugün ciddi bir duraksama yaşaması bazı endişelerimin haklılığını gösterdi bana.
Evet, ben yazarım ama kim okuyacak ki?
İnsanların hem yazmak için hem de okumak için çok fazla vakit ayırmıyor ve günlükler bundan etkileniyor.
Ben de uzun uzun yazmayı istemiyorum artık. Ama kısa ve öz yazmak için de kastırmıyorum. En iyisi tekrar kitaplara gömülmek, toz ve kağıt kokusunda yazar ve oyuncularıyla konuşmak, onlar hiç sıkmamıştı beni.

Ocak 11, 2011 at 4:55 pm Yorum bırakın

Dijital kale


Dijital Kale Dan Brown’ın kronolojik olarak Da Vinci Şifresi’nden daha önceki bir kitap. Dan amca biraz daha amatör, biraz daha populist, daha çok adrenalin çalışması var ama iyi denecek eserler arasında.

Kitaptan bahsetmeyeceğim şimdi. Teknik biri olmanın popüler kitapları okurken getirdiği sıkıntılardan dem vuracağım. Bilgisayar, donanım, yazılım işlerinden anlayınca bazı şeyler fazla rahatsız ediyor insanı. Spoilerlara dikkat.

Dijital kale teknik anlamda birçok yalana yanlışa gözlerimi yummaya çalışıp okuduğum güzel bir kitap. Gençliğimizde olsa ne heyecanlanırdık şimdi ise ister istemez “Gerçekte hiç de böyle olmuyor” demekten kendimi alamıyorum.

Heyecanını kırmak isteyen varsa söyleyeyim hiç de öyle 3 milyon işlemcili bilgisayarlar felan büyük işler yapamıyor gerçek hayatta. Hatta o çok büyük google bile hayali makineler kullanmıyor bu işler için.

Problemler, 1 işlemci ile bir saatte çözüyorsam 3 işlemci ile 1/3 saatte çözerim düz mantığı ile çözülmez. Bu yüzden öyle işlemci sayısını milyona hatta trilyona bile çıkarsan şifreler şıppadanak çözülmez.

Hem asıl iş o kadar işlemciyi tuvalet kağıdı kolisi gibi üstüste yığmakta değil. Anakart ve işlemci mimarileri yıllar içinde gelişen çok çeşitli darboğazları yılların beyin fırtınaları ve akademik çalışmaları ile aşan bir uğraşla gelişiyor.

Hele yazılım tarafında bu tür tuhaf makineleri işeletecek işletim sistemi daha da büyük problem. Düne kadar birkaç işlemciye bile destek verecek işletim sistemi bulamazken siz bir iki yıl içinde çok özel bir işleve sahip makinenin process yapısını çözüp (yani yeni bi tane üretip) ona göre işlemci->komut seti->işletim sistemi->yazılım üreteceksiniz. Pehhh…

Bir de böylesine farklı bir makineye (daha doğrusu işletim sistemine) virüs bulaştığını iddia edeceksiniz. Ulan kim biliyor o makineyi ki ona virüs yazsın. Aslında en komik olanı bu ama teknik bilgi eksikiği espri anlayışının farklılığına sebep oluyor işte.

Bir de makinenin devasa bişey olduğundan bahsediliyor. Bu da bilgisayar mimarisinin diğer mühendislik alanlarından ne kadar farklı bir düşünce tarzı ile inşaa edildiğini gösteriyor. (bu kısım açılabilir ama şuan yapamıyorum) Zamanında ENIAC tasarlandığında makine mühendisleri derneğinin dergisinde çıkan şöyle bir yazı bu farklılığı gösteriyor bize. “Bugün 40 ton ağırlığında xxx hızında yyy gücünde bir bilgisayar yapıldı. bundan 10 yıl sonra 120 ton ağırlığında bundan 4 kat daha hızlı bilgisayarımız olacak” 🙂 komik değil mi? Evet çok komik aslında.

Hala anlamamış olan varsa söyliim. Makine mühendisleri elleri ile tuttukları, gözleri ile gördükleri şeyleri ölçüp biçip bir şey inşaa ediyorlar. Kullandıkları her malzemeyi anlamak konusunda bir sıkıntıları yok çünkü her bir parça gayet net, ortada, görülebilir, dokunulabilir yani gavurca hard bişi yani hardware.

Buna göre eğer siz bir dişliye hareket aktarmak istiyorsanız bunu yapmak için dişliyle bir şekilde temas halinde olan bi başka dişli, kayış vs bir şey kullanmak zorundasınız. Eğer her bir dişli tek bir işi yapıyorsa ve yapılan iş binlerle ifade edilen çokluk ve çeşitte ise sizin makineniz binlerce dişli ve diğer şeylerde ve dolayısıyla tonlarca ağırlıkta olacaktır, bu kaçınılmazdır.

Bu açıdan makine mühendisliği (hadi şuan makineci diyelim) penceresinden olaya baktığınızda yukarıdaki öngörü gayet normaldir. Oysa diğer tarafta; önce elektrik sonra da elektronik en son da yazılımda işler hiç de öyle yürümüyor. Makineci mantığı ile yıllarca bilgisayarı icat etmeye çalışan (başaramayan) ve bugün bilgisayarın babası olarak kabul edilen Hanry Babbage amcayı da burda hayırla yad edelim.

Peki Dan Brown amca ve diğerleri neden kurgularını böyle yanlış şeyler üzerine yapıyorlar. Cevabı basit: basit olması. Halktan biri eliyle dokunup gözüyle gördüğü bir şeyi yeni/başka kavram üzerinde kolaylıkla hayal edebiliyor. Elindeki cep telefonu ile konuşabiliyor ama bilgisasayarı ile hem konuşup hem de daha karmaşık işlemler yapabiliyor. Daha bir bilgisayar ya da bu çağrışımı yaptıracak network kablolarının bağlandığı bir patch panel görünce onun da kendi bilgisayarından daha yetenekli olduğunu kolaylıkla kabul edebiliyor; çünkü daha büyük. İşbu sebeple cep telefonu TV kanallarını da çeker hale gelince hayretler içinde kalıyor, “Vayyy gavura bak içine televizyonu sığdırmış”. Mantık bir şeylerin ancak küçültülerek oraya konabileceği şeklide gelişmiş.

Hal böyle olunca kahvede bol keseden sallayan Şinasi amca bile bir zamanlar NSA’de çalıştığını söylese “Müthiş bir makine vardı, bööle hayvan kadar. İşte biz onla NSA’de bütün şifreleri çözerdik” dese biz inanılmayacak şeye inanmak istiyoruz çünkü çok gerçekçi(!)

Bunları söylüyorum çünkü ciddiyim. Uzmanlık alanı insana o konuda takıntılı olması gerektiğini aşılıyor. En iyisi hiçbir şey bilmemek sanırım. Matrix’te Cypher kardeşimizin de dediği gibi

Ignorance is bliss*

*: Cahillik mutluluktur.

Nisan 20, 2009 at 9:55 am 1 yorum

Etkileme Sanatı


Okuduğum son kitapta ikna etmek üzerine tekniklerden bahsediliyordu. Ben meleseyi önce kendimi ikna etmek noktasonda ele almam gerektiğine karar verdim ve öyle de değerlendirdim. Her zaman “Ahh ben neden hep böyle yapıyorum”, “Neden bunu bi türlü anlamak istiyorsun ki” vs özsorgulamalarla rahatsız olurdum. Şimdi kendimi ikna etmek nopktasında bir adım daha ilerlediğimi düşünüyorum.

Kevin Hogan denen Amerikalı bir konuşma uzmanı/danışman tarafından yazılan bu kitabı nasıl oldu da aldım okudum hayret ediyorum. Aslında her zaman popüler kültüre karşı olmuşumdur ama kitapsız kaldığım bir dönemde (Allah kimseyi kitapsız bırakmasın 🙂 ) belki de çok farklı olacağını düşünüp aldığım bir şeydi. Belki de hiç bitiremeyeceğimi düşünmüştüm ama bitirdim işte.

Kendime farklı sorular sormak üzereyim şu sıralar. Öyle kitaplardaki teknikleri uygulama gibi bir huyum yoktur. Ama hiç bakmadığım taraflardan bakıyordu yazar ve ben de “Hıımm evet aslında…” diye küçük aydınlanmalar yaşadım.

Şimdi her zaman yapmaya çalışıp da ayapamadığım “Bırak ya düşünme, duyma, görme! Ne önemi var ki. Bırak kendi haline…” diye böyle uzun iç iknalarda bir miktar daha başarılı olduğu görüyorum. Bunu Kevin’le paylaşsam ne kadar sevinirdi garip. Yıllardır birilerini ikna etmek için uğraşan, bu konuda uzmanlaşan bir kişi verdiği tavsiyelerin biri tarafından kendi üzerinde deneneceği fikrini aklına bile getirmemiştir.

Bu tekniklerin bazılarını biraz yalancılığa dayanıyor ve ben bunları zaten biliyorum. Ama karar verme süreci, kararsızlık anları, dalgalanmalar, dikkat etme/dikkat çekme, neyin önemli olduğunu bilme/anlama, söyleme veya anlatma veya emir verme üzerine daha derin düşünmemi sağladı bu kitap. Bazı annelerin hayatları boyunca neden çocuklarına “Şunu yapmayın sakın” “Odanızı düzenli tutun” vs demesine rağmen aslında söylediği hiçbir şeyin yapılmaması başarısını neye borçlu olduğunu anladım.

Bazı insanlar da sadece söyler ve diğerleri buna kulak verip yaparlar. Bu da önemli idi benim için. Bu tür insanlar belki de bilmeden ikan etme tekniklerinin en sağlamlarını kullanıyorlar. Tekliflerimin geri çevrildiğini düşününce (yok canım hepsi değil) nerede yanlış yaptığımı tekrar düşünmüş oldum.

Bir de işin başlangıç ve sonucunun dışında süreci boyunca insanın kararlarını etkileyen hususlardan bahsediyordu. Bir işi yaparken neler bizim hevesimizi kırar, nasıl olumsuz fısıldamaların önüne geçebiliriz vs gibi şeyler. Bazı durumlarda birini ikna etmek istersiniz ama o kişi ikan olmak istese/olacak olsa bile içinde sürekli büyüyen bir direnç vardır; bunu kırmak bir çaba ve işe yarar bir yöntem gerektiriyor. Ve eğer biri bir şeye karşı istekli değilse onu(beni) istekli kılmak için nasıl harekete geçirebileceğimizle ilgili şeyler.

Ancak hepsinden önemlisi bu uzman da diğerleri ile aynı şeyi söylüyor: “İnsanları yöneldirmek için korku, endişe, pişmanlık, konfordan uzaklaşma gibi şeylerle korkutun.” Ve ekliyor “Eğer bunu yaparsanız daha az etkili olan “Bak bunu yaparsan mutlu olursun, çok güzel olacak vs” sözleri ile yapamayacağınız şeyleri yapabilirsiniz.

Ahh kapitalist dünyanın korkunç alimleri… Siz herşeyi insan psikolojinin bir oyun hamuru gibi oynanıp şekillendirilmesi ile yönetiyorsunuz. Büyük deneylerle keşfedilmiş insan ruhuna/psikolojisine/alışkanlıklarına ait şeyleri reklamlarınızda sonuna kadar kullanıp insan ruhunu kolaydan yaşlandırıyorsunuz.

Ancak bunun nasıl yapıldığını bilmek de birşey. Hem karşı durmak hem de yeri geldiğinde kullanmak için.

Bu amcanın kişisel sitesi http://www.kevinhogan.com, ticari sitesi http://www.kevinhogan.net imiş. Şimdi farkettim ki kitap boyunca yaptığı çalışmalarla bana bedava reklamını yaptırmış lavuk. Neyse oldu bi kere 🙂

Son olarak da merak edenler için web sayfasından orjinal(ingilizce) bir mini seminer (bir yerde webden yapılan seminere webiner dediklerini görmüştüm) videosu.

Nisan 8, 2009 at 10:49 am Yorum bırakın


Takvim

Ağustos 2017
P S Ç P C C P
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

İstatistik

  • 42,295 sayfa görüntüleme