Posts tagged ‘film’

The Fountain


Görselliği ve felsefesi ile birçok kişinin gönlünde taht kurmuş müthiş bir sinema filmi; The Foundatin.

Başkasının yorumları ile ben de yolda kalmış arabaya omuz vurup ilerlemesine katkı sağlamakla mı yetinsem, neden bu filmi anlamadığımı sorgulayarak kafamı mı kaşısam, yoksa ben gerçekten bu işten hiç anlamıyorum deyip yorum yapmayı mı bıraksam bilemiyorum.

Yorum yapmak derken öyle sinema eleştirmeni ahavasında değil, ben tabii ki profesyonel değilim ancak tarzımdır, huyum/akarkterimdir herşeyin kritiğini yaparım gücüm yettikçe. İşte o huyumdan vazgeçemeyeceğim için bu filmi de sorgulayan tarafımı bastırmayacağım.

Görselliği dudak uçuklatan bir film The Fountain. Bir de felsefesi varmış ama bir oraya bir buraya gitmekten, tarihte ve uzayda dolaşmaktan kaçırmış olacağım ki daha önce hiç olmadığı şekilde 2 defa filmi izlerken esnemek zorunda kaldım. Film yorucu bile değildi; sıkıcı olduğunu anlatmak için başka bişey bulamadım ne yapayım.

Aslında neden sıkıldığımı da biliyorum galiba. Ölüm bizde (doğu, orta doğu kültüründe, islamiyette) oldukça iyi ele alınmış bir mesele aslında. Ancak batıda işler biraz daha karışık. Hala ölümsüzlüğün peşindeler, öölümü bir son olarak görüyorlar, ölümün ardında ne olursa olsun bir acı ve felaket olduğunu düşünüyorlar/düşünebiliyorlar. En kötüsü neresinden bakarsan bak ölüm gerçekten korkunç bir şey onlara göre. Hal böyle olunca ölüm üzerine eski/yeni bütün tartışmalar hala sıcak. Bir de sinema endüstrisinin malzeme ihtiyacı düşünülünce… Adamlar bu sefer ölümsüzlük klişesini kullanmak için bu sefer felsefe alet çantasını karıştırıp  birşeyler çıkarmışlar ortaya ama beni tatamin etmedi doğrusu.

Ölüm tabii ki bir yok oluş değildi ve ben bu yüzden müthiş bir keşifmiş gibi göstermeye çalıştıkları “ölümden sonraki” buluşlarında büyük hayal kırıklığı yaşadım. Zaten baştan “ölümü öldürüces, o da bir hastalık” gibisinden bir iddia ile iyice saçma bir giriş yapmışlardı da sondan düzelir sanmıştım. Ulen ölüm hastalıksa ve hadi diyelim ki sen de bu hastalığı tedavi ettin, o halde söyle bakalım doğum nedir? Neyse sinirlendim gene.

Araya sokuşturdukları parelel ispanya hikayesinde ise beni huzursuz eden bazı şeyler vardı. Her ne kadar ispanyanın başındaki tamamen güzellik ve doğruluğun simgesi kraliçe ülkesini engizisyondan korumaya çalışsa da o dönem ispanyanın (ya da bir kısmının) başındaki kastilya kraliçesinin son endülüz müslümanlarını katlettiği bilenler tarafından biliniyor. Bilmeyenler de The Fountainden eksik kısımları öğreniyorlar demek ki. Yok filmin tabii ki tarihi bir iddiası yok ama temel alınan malzeme veya gönderme yapılan (yarı) doğrular değerlendirilmeden geçilmemeli bence.  Ayrıca bu kraliçe gücünü birleştirmek için başka bir bölgenin kralı ile evlenmişti, hayatın kaynağına ve ölümsüzlüğe de ulaşmak için mayaların bölgesindeki birşeyi hedeflemek için de amerikanın iyice tanınıp öğrenilmesini beklemeliydi. Zaten onun yerine hayatın kaynağı olarak yakınındaki müslümanların kanını ve topraklarını seçmişti ama tabii ki bu konumuzun dışında.

Birçok şey söylemeye çalıştığı belli filmin. Felsefesi incil, buda, uzak doğu, konfiçyüs yok bilmem ne bela malzemelerin harmanlanması ile ortaya çıkmış. Kel bir rahip temsilini gözümüze sokuluyor ve her tarafa ışıklar saçılıyor. Gölgelerin ve ışıkların dasn ettiği her bir kare gerçekten gözlere seyirlik. Filmin müzikleri bir harika; kulaklara ziyafet. Hugh Jackman ve Rachel Weisz kardeşlerimizin oyuncuları birer hediye gibi izlerken insanı sevindiriyor. “Canım, ne güzel şeysiniz siz öyle” diyesim geldi her ikisine de o sevişken tavırlarında. Helal olsun valla yönetmene de, oyunculara da, çekim ekibine de ve o saçları dik, şişman ve paso bira içen görüntü yönetmeni serseri oğlana da. Ama felsefe tırt be hocam.

Bir daha böyle ışıklar saçan bir film çekildiğinde hikayeyi oluşturan ekipte en azından bir tane orta doğulu olsun isterim. “Siz giderken biz dönüyorduk. Bak koçum o senin yıllardır çözemediğin, pagan efsaneleri ile kafanı bulandırdığın mevzunun aslı budur” deyip tatmin edici cevaplar versin.

İyi seyirler.

Reklamlar

Aralık 22, 2008 at 1:21 am 2 yorum

Notebook (2004)


Bir zamanlar kafama estikçe film izler, ikinci esintide de buraya yorumlarımı döktürürdüm. “Vayy be ne kadar da vakit geçmiş üstünden” düşüncelerini kafamın üstünde oluşan hayal bulutundan aşağı indirip son izlediğim “güzel” bir film hakkkında yorum yazmak istiyorum.

Sinema eleştirisi yaparken filmlerden alınmış bir iki görüntüyü de koymak adetlerimdendir, bu adeti de sinema aleştirilerini okurken görüntüleri ne kadar çok aradığımı fareketttiğimde edindim. İşte internetten aşırdığım bir iki görüntü, önce bunları koyalım.

İşte bu esasoğlan Noah:

Bu da esas kızımız (oldu mu ki) Allie.

Bu da ev.

Ne alaka mı? Öyle demeyin ev önemli burda, hem de çok. Efendim kahramanımız Noah (Ryan Gosling) fakir ama gurulu bir gençtir, kızımız Allie (Rachel McAdams) ise zengin ve şımarık bir fabrikatör kızıdır. Bunlar bizim klişelerimiz; zengin ana-baba kızını filmdeki deyişle trash (çöp, gerekisz, anlamsız, boş) oğlana vermek istemez. Onların yaşadığı mini mini yaz aşkı bir gece tartışmasından sonra cebren bitirilir. Noah işin ucunu bırakmaz 1 yıl boyunca her gün bir mektup gönderir Allie’ye ama zalim anne mektupları saklar falan.

Bütün bunları sadece okuyunca ya da kendimden duyunca bile ne kadar da yeşilçam diyorum içimden ama asıl ustalık sanırım burda ortaya çıkıyor. Zira bütün bu olup biteni anlatırken zaten olup biten, sonlanmış bir vakanın nasıl ilerlediğinin merakının uyandırılması yönetmenin başarısı.  Bir huzurevindeki iki yaşlının bu klişe hikayeyi değerlendirmesi ve aradaki bağlantının seyirciye kurdurulması oldukça iyi bir ödev olmuş izleyen için ama asıl güzellik meselenin beklenmeyen mecralara kasten sürüklenmesi, tahmin edilen sonuçların bile izliyicide rahatsızlık uyandırmayacak biçimde servis edilmesi söz konusu. Sonuçta kaç kişi yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin bildik tartışma veya gözyaşı ile buluşmasını izlemek ister ki. Küçük sürprizlerle, enteresan tepkilerle bu kısmın ne kadar da hoş bir hal aldığını görmek beni çok memnun etti.

Ev demiştik ya, evet ev önemli ama sanki benim evde bulduğum anlam “keşke benim de böyle evim olsaydı” niyetimle alakalı. Neyse Nick Cassavetes amcamızdan böyle bir sonuç beklemiyorum. Hani uzun süredir iyi bişeyle karşılaşmadıktan sonraki ilk güzel şey vardır ya benim için öyle oldu bu. Allah herkese böyle bir aşk aman böyle bir film izlemek nasip etsin. Spoiler mi verdim ne? 🙂

Mayıs 22, 2008 at 12:45 pm Yorum bırakın


Takvim

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Nis    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

İstatistik

  • 42,565 sayfa görüntüleme