İş nerede?


Yazıya başlangıç zamanı ekim 2008

Son sıralarda farkettiğim bir konu beni “üzüldüm, sonra üzüldüğüme üzüldüm”  durumuna düşürdü. Zira bir hatamı farketmiş, o hatayı farkedince kaçırdıklarımı fark etmiş, bu seferde ümitsizliğe kapılmış ve bu da olunca elden ayaktan düşmüş bir vaziyete gelmiştim. Her neyse şimdi kendimi toparlama sürecine girdim sanırm. En azından “hıı demek böylemiş (meselenin farkına varma durumu), o halde (atılım yapılıyor) bunu düzeltmeliyim. Şuradan başlayayım (işte oluyor)” adımlarını birer birer attım.

Efendim eskiden bilgisayar deyince akan sular dururdu benim için. Şimdi ise iş, iş ve ve iş geliyor aklıma. Bitmeyen işler, yapılacak işler, biten işler, beğenilen işler, kabul görmeyen işler, alınamayan işler ve istenmeden alınan işler ve diğer işler. Bilgisayar mı, iş işte…

Yok durumu anlatış şeklim benim böyle, ümitsizlik değil bu. Hala eskli güzellikler de var yeni ortaya çıkanlar da ama ilk heyecan kaybolalı epey vakit geçti ben onun yasını tutuyorum.

Bir zaman takip ettiğim haber siteleri, forumlar, günlükler vs hep bir sebepten ötürü kendilerine soğuduğum için bir daha asla uğramadığım mekanlar haline geldi(gelmiş.) Hal böyle olunca özellikle son dönemde internette dolaşayım dediğimde girebileceğim bir web sayfasının yokluğundan şikayet eder hale gelmiştim. Takip ettiğim günlüklerin yazarları birşeyler eklemeyince sinirlenir olmaya başlıyordum.

“Hey gidi günler. Eskiden şu siteye bakardım” deyiverdim fazlamesai.net i görünce geçende. Bir zamanlar ne de sıkı takip ederdim. Şimdilerde eski heyecanımı tekrar kazanmak için bi daha giriyorum ama o zamanki gibi olmuyor tabi.

Linuxçu camianın ne de hoş ortamları vardı. Şimdilerde linuxu “birilerinin ilgilendiği şeyler” olarak görüyorum. Microsoft’un sitesini bile benim için “belli bir kesim”in bişeyi olarak görürdüm ama şimdi sadece bir web sayfası benim için.

Burada sanıyorum sorunlardan biri bunca zaman geçmişken benim hala o kadar heyecan verici şeylere bir katkımın olmayışı. Bunu taa en başından beri istememe rağmen bir türlü üretim girişimlerimin sonunu göremedim. Bir aidiyet problemi yaşadığımı sanıyorum. Zira hem o kadar zaman bunlar benle alakalı diyeceksin, hem de “ee sende neler var” sorusuna bir cevap veremeyeceksin. Sonuçta internette sörf yapıp son habeleri almak, yeni ve ilginç programları kurup kullanmak, tuhaf bilgiler öğrenip başkalarına anlatmak eğer ömür olsa belki bin yıl yapıp da elinize hiçbirşey geçirmeyecek uğraşlar. Ama ne zaman ki son tanıtılan programlardan birinde adınız bu işi yapan listesinde olur o zaman gündem oluşturur, paylaştığınız şeyin bir üyesi olur, maçta ilk 11e girer, hiç olmazsa klübede yedek beklersiniz. Tribünler hep para verenler için olduğu müddetçe alacağınız keyif paranız oldukça devam edecektir. Buradaki “para” kelimesini gerçek hayata uyarlarsak, gerçek para, zaman, sağlık, sabır veya başka değerli şeyleri koyabiliriz. Şimdi bütün bunların tükenmesi karşılında aldığm şey o “anlık keyif”ten daha fazlası olmalı değil mi?

Bütün bu iç karmaşasını burada paylaşmamın sebebi ise bende daha önce hoş hisler uyandıran Paul Graham‘ın Nasıl Başlamalı? yazısının bence ikinci kez biraz daha farklı hisler devşirmesi.Yok öyle startup felan peşinde değilim ama bir ders çıkardığımı söyleyebilirim. Fikirler, teknikler-taktikler, insanlar, girişimler felan herşey iyi de iş nerede diye sordum kendime.

-İş nerede?

Yazıya devam tarihi eylül 2009

-İşte burada!

diyebileceğim bir zaman dileğiyle ayrılmak istedim ve yazıyı bu kısımda nadasa bıraktım. Üzerinden o kadar vakit geçti ve müjde: “Ben askere gidiyorum”

Müjde bunun neresinde diyeceksiniz? Kaçıyorum arkadaşım, kaçıyorum. Olmadı birinci raundda. İşte bu yüzden iş, iş ve iş bölümünü bir çiş molası ile bitirmek ve geri döndüğümde üzerinden bin yıl geçmiş gibi hissettiğim şeylerin üstüne yeni hayaller kurmak istiyorum. Ne yapsam şuanı değiştirmeye başlayamayacağım için kendimi ve zamanı değiştirip tekrar başlamanın bir yolunu seçmiş bulunuyorum. Her ne kadar bunu kaçmak diye isimlendirsem de bir tatil kaçışı olduğunu da ifade etmeliyim ki yanlış anlaşılmasın. Dönünce herşeyin daha güzel olacağını umuyorum.

Peki ne yapabilirim dönünce:

  1. Hep yapmak istediğim Google Labs tarzı mini uygulamalar. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, bir takvim herkese lazım ama kolay kullanım ve ekstra minik bir özellik hayat kurtarır.
  2. Küçük işletmeler için küçük ihtiyaçları karşılayacak kaynak/stok/zaman vb şeylerin yönetimi için programlar.
  3. Hep yapmak istediğim windows mobile, iphone ve android için çok az iş yapan ama çok kullanışlı uygulamacıklar. Bunları yapmanın ileride yapabileceğim daha geniş çaplı uygulamaların adaptasyon aşamasında yol gösterici olacağını düşünüyorum.
  4. Şimdi hatırlayamadığım başka küçük ama heyecan verici şeyler.

Hadi hayırlısı deyip yine ara veriyorum.

    Eylül 27, 2009 at 12:02 am 1 yorum

    Devrim arabaları


    Sinemaya giderken seçici davranıyorum ama Devrim Arabaları filmini izledikten sonra bunun bir hata olduğunu düşünmeye başladım. Keşke böyle önemli bir konu olduğunda bu sinemasal felsefe salatasını unutup, “Birileri bir zamanlar güzel birşey yapmış, şimdi de başka birileri onu anlatmış. Ne pahasına olursa olsun gidip bi görmek lazım.” deseydim. Ama yok; “Bizimkiler zaten bu işten anlamazlar ellerine yüzlerine bulaştırırlar” diye bundan 50 yıl önce birilerinin yaptığı hatanın aynını yaptım ve “Devrim Arabaları” filmini izlemek için sinemaya gitmedim, pişmanım hakim bey.

    Şimdi filmi küçük ekrandan izlemiş ve hayretler içinde kalmışken hatamı nasıl telafi edebilirim acaba diye düşünüyorum. Sanıyorum sadece bunun bir hata olduğunu itiraf ederek yetinmek zorundayım.

    Her neyse; tarih bilgime güevenemediğim için sizi devrim arabaları konusunda bilgilendirmek için ancak vikipediye yönlendirebilirim. Özetle Cemal Gürsel başa geçtikten sonra yüzde yüz türk malı bir otomobilin üretilmesi ister ve 4 buçuk ay gibi komik bir sürede bunun bitirilmesini emrder. Mühendislikten az çok anladığımı iddia ederek bunu kabul eden mühendisleri o zaman için deli kabul etmek tamamen mantıklıydı diyebilirim. Ama topu topu (yuvarlak hesap) 10 mühendis ve bir kaç düzine işçi ile Türkiye’de daha önce hiç yapılmamış bir mühendislik ürününü başarıyla ortaya çıkarmış bu deli arkadaşlar. Hepsinin ellerinden öpüyorum.

    Gelelim bu tarih parçasının filmini çekmeye cesaret eden Tolga Örnek‘e.  Başka bir projede adının geçtiğini hiç hatırlamıyorum. Ancak cesaret edip de giriştiği bu işin amatörce olmadığını itiraf etmek gerek. Kamera ve müzik konuları sıkıntılı olsa da anlatılmak istenen pürüzsüz sunulabilmiş, yarım kalan kısımlar yok, rahatsız edici senaryo hataları yok, eksik altparçalar yok, ucu açık bırakılmış kısımlar yok, ve başka tatminsizlik oluşturacak unsurlar da yok. Bunlar çoğunlukla son dönem filmlerinin vazgeçilmez gıcıklıkları, o yüzden özellikle madde madde sıraladım.

    Dediğim gibi kamera sıkıntılı, öyle duruyor orda, özenle yerleştirilmemiş. Müzik derseniz bir güzel parça tutturmuşlar akıllarına geldikçe sesi açıvermişler hepsi o kadar. Keşke en azından sadece bu taraflarına bir Çağan Irmak eli değseydi. Gerçi bu ustanın elinden bu film  komple geçse de olurdu ama bunu istemek Tolga Örnek’e haksızlık olur.

    Zamanının politik stresini çok fazla yasıtamasa da mühendis meslektaşlarımın stresini çok güzel anlatabilmiş Tolga Örnek. Zaten siyasi bir kaygının da olduğunu sanmıyorum filmin çekimlerinde. Yoksa kullanılabilecek onca malzemeye rağmen o dönemlere değinmemek bizim bütün bütün adetimiz olmuştur. Belki yönetmenin de hassasiyeti vardı böyle hassas bir konuyu anlatmamak üzerine, bilemiyorum.

    Filmde gerçek görüntülerden -o zamanda çekilen fotoğraflardan- birinin bile kullanılmamasından rahatsızlık duydum. Senaryonun gerçek hikaye üzerine kurgulandığını belirten bir ibare ile dahi karşılaşmadım. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

    Ve bir devrimin liderinin (Cemal Gürsel) öyle şirin aile babası gibi tanıtılmasından rahatsızlık duyduğumu söylemeliyim. Sırf benzini bitti diye bir güzel eserin -devrim 1 otomobili- başarısızmış gibi kabul edilmesinin arkasındaki gereksiz prestij saçmalıklarına da detaylı değinilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu filmin orada Necip karakterinin bir türlü anlayamadığı bu meseleyi açıklama sorumluluğu vardı bence.  Ne yani millet olarak mükemmeliyetçi miyiz? Prestij konusunda takıntımız mı var? Dikdatörler bu tür şeylerden hoşlanmaz mı? Mühendislik bu tür hataları (hata bile değil benzin yok sadece) kabullenemez mi? Parlementerlerin böyle bir muameleye hakkı yok mu? nedir yani?

    Oysa bugün Obama gidip fasta food dükkanından nakit parayla alışveriş yapabiliyor. Erdoğan ata binip de o attan düşebiliyor. Prestij, karizma, disiplin, başarı ve bütün diğer o zırvaların hangisi bu değerli çalışmayı bir kalemde sildirdi, bu sonucun arkasında yatan mantık neydi bundan bahsedilmesi gerekiyordu.

    Hadi bundan bahsedilmedi bütün bu çalışmanın yekününü ifade edecek “peki sonradan ne oldu” bölümü konmalı değil miydi? Bir farnsız atasözü der ki: “Bir suçtan kim karlı çıkıyorsa suçlu odur” Neden bundan birkaç yıl sonra yabancı ortaklı kurulan otomobil fabrika ve firmalarından bahsedilmiyor. Neden o her sokağın başında insanların yollarını pisleyen gazetecilerden ve bürokratlardan, onların akıbetlerinden bahsedilmiyor. Yoksa bu filmi sadece benim gibi bir ekip çalışmasından heyacan duyan küçük bir kesim için mi yaptı yönetmen? Sonuçta bütün amaç yalnızca o çalışmayı göstermektiyse büyük bir işe girişilmemiş diye düşüneceğim. Yok ta baştan söylediğim gibi girişilen iş büyükse eksik kalmış dostlarım, baya eksik.

    Acaba filmde sık sık bahsedilen özgüven eksikliği hala devam mı ediyor da biz de ciddi ciddi sorgulamaya veya en azından kurcalamaya cesaret edemiyoruz? Bilemiyorum.

    Herşeye rağmen mühendislik ve sinemacılık alanlarında umut verdi bu film bana. Bütün eksiklikleri ile saygıyı hakediyor bence. Saygılar efendim…

    Ağustos 9, 2009 at 12:58 am Yorum bırakın

    İngilizce öğrenmek için fazla zekisiniz


    Zeki olduğumu iddia edemem belki ama bana hitap eden bir e-kitap buldum: İngilizce öğrenmek için fazla zekisiniz.

    Önce konuyla alakasız olduğunu sanmıştım ama tam da ingilizce öğrenmekle ilgili tekniklerden daha doğrusu temel yanlışlardan bahsettiğini, hem de çok önemli noktaları yakaladığını gördüm.

    İşin tuhaf yanı bu yazıyı hazırlayan kişinin (Ian Przybylinski) bir yabancı olması. en azından ben bunu garipsemiştim ama karşınızda dil uzmanı olduğunu farkedince bunun çok da bir öenmi kalmıyor.

    Her neyse bu zat-ı muhterem özel dersler de veriyormuş, belki şimdi değil ama kitabı okuduktan sonra özel ders almayı da düşünebilirsiniz sanıyorum.

    Umarım bu kitabın faydası olur.

    Ağustos 3, 2009 at 10:27 pm Yorum bırakın

    Evrensel müzik üzerine


    Müzik

    Evrensellik

    İnsan

    Yaratıcı

    Resimler

    Sesler

    Duygular

    üzerine bir yazı yazmak geçti aklımdan. Ancak yapamıyorum şimdi. Yarım yamalak yapmaktansa hiç yapmamak daha iyi belki de.

    Salif Keita isimli bir afrika çocuğu ile tanıştım bugünlerde. Kara kıtada albino olarak dünyaya gelen bir garip. İnsanları onu uğursuz olarak kabul edeceği için annesi insanların tepkisinden korumuş. Büyüyünce müzikle ilgilenmek istediğine de karşı çıkmışlar. Çünkü oralarda müzikle aşağı tabakadan insalar ilgilenirmiş ama Keita bu engelleri aşmış ve dün bütün Afrika’yı  gubün bütün dünyayı kucaklayan bir melodi ile insanlara sesleniyor.

    Tek kelimesini bile anlamadığım (sanırım mali diliyle yazılmış) Folon isimli şarkısı beni aldı götürdü ilkin. Sonra Mahammed Ali filminde kullanılan Tomorrow isimli müziğin bu şahsa ait olduğunu öğrendim. İlkel kabilelerin tamtam müzikleri ile modern müziği aynı ezgide buluşturabilmek ve bunu yaparken de benim gibi halk müziği hayranı birine sevecek çok şey sunmak her yiğidin yapacağı şey değil.

    Uzatmıyorum. İşte Folon:

    İşte bu da Tomorrow:

    Mayıs 19, 2009 at 1:16 pm Yorum bırakın

    Last.fm benim için bitmiştir


    Başbakan gibi posta koyuyorum ben de. O kadar alıştırdıktan sonra “Bundan sonra para vericen kardeşim” denmez arkadaş. Ayıptır, yazıktır, günahtır.

    Artık last.fm dinlemek için para verip abone olmak gerekiyormuş. Bugün verdikleri son 30 beleş şarkının tadını çıkara çıkara kotamı doldurmuş oldum. Hüzünlendim yahu. Her ne kadar istedikleri para 3 euro gibi cüzi birşey olsa da paypal gibi şeylerle uğraşmak istemediğimden bu sayfayı kapatmaya karar verdim.

    Ama müziksiz olmaz dedim ve bu yüzden bir alternatif arayışına girdim. Şurada last.fm için aleternatif olabilecek ürünleri listelemişler. Muahakkak bunlardan daha da iyileri vardır ama başlangıç için denemekte fayda var.

    Benim daha önceden de bildiğim imeem var iyi sayılabilecekler arasında.

    Jango diye birşey tavsiye ettiler günahları kendi boyunlarına.

    Şimdi bakıyoruz, bakınıyoruz.

    Güzel şeyler duymak ümidiyle.

    Nisan 30, 2009 at 2:31 pm Yorum bırakın

    Dijital kale


    Dijital Kale Dan Brown’ın kronolojik olarak Da Vinci Şifresi’nden daha önceki bir kitap. Dan amca biraz daha amatör, biraz daha populist, daha çok adrenalin çalışması var ama iyi denecek eserler arasında.

    Kitaptan bahsetmeyeceğim şimdi. Teknik biri olmanın popüler kitapları okurken getirdiği sıkıntılardan dem vuracağım. Bilgisayar, donanım, yazılım işlerinden anlayınca bazı şeyler fazla rahatsız ediyor insanı. Spoilerlara dikkat.

    Dijital kale teknik anlamda birçok yalana yanlışa gözlerimi yummaya çalışıp okuduğum güzel bir kitap. Gençliğimizde olsa ne heyecanlanırdık şimdi ise ister istemez “Gerçekte hiç de böyle olmuyor” demekten kendimi alamıyorum.

    Heyecanını kırmak isteyen varsa söyleyeyim hiç de öyle 3 milyon işlemcili bilgisayarlar felan büyük işler yapamıyor gerçek hayatta. Hatta o çok büyük google bile hayali makineler kullanmıyor bu işler için.

    Problemler, 1 işlemci ile bir saatte çözüyorsam 3 işlemci ile 1/3 saatte çözerim düz mantığı ile çözülmez. Bu yüzden öyle işlemci sayısını milyona hatta trilyona bile çıkarsan şifreler şıppadanak çözülmez.

    Hem asıl iş o kadar işlemciyi tuvalet kağıdı kolisi gibi üstüste yığmakta değil. Anakart ve işlemci mimarileri yıllar içinde gelişen çok çeşitli darboğazları yılların beyin fırtınaları ve akademik çalışmaları ile aşan bir uğraşla gelişiyor.

    Hele yazılım tarafında bu tür tuhaf makineleri işeletecek işletim sistemi daha da büyük problem. Düne kadar birkaç işlemciye bile destek verecek işletim sistemi bulamazken siz bir iki yıl içinde çok özel bir işleve sahip makinenin process yapısını çözüp (yani yeni bi tane üretip) ona göre işlemci->komut seti->işletim sistemi->yazılım üreteceksiniz. Pehhh…

    Bir de böylesine farklı bir makineye (daha doğrusu işletim sistemine) virüs bulaştığını iddia edeceksiniz. Ulan kim biliyor o makineyi ki ona virüs yazsın. Aslında en komik olanı bu ama teknik bilgi eksikiği espri anlayışının farklılığına sebep oluyor işte.

    Bir de makinenin devasa bişey olduğundan bahsediliyor. Bu da bilgisayar mimarisinin diğer mühendislik alanlarından ne kadar farklı bir düşünce tarzı ile inşaa edildiğini gösteriyor. (bu kısım açılabilir ama şuan yapamıyorum) Zamanında ENIAC tasarlandığında makine mühendisleri derneğinin dergisinde çıkan şöyle bir yazı bu farklılığı gösteriyor bize. “Bugün 40 ton ağırlığında xxx hızında yyy gücünde bir bilgisayar yapıldı. bundan 10 yıl sonra 120 ton ağırlığında bundan 4 kat daha hızlı bilgisayarımız olacak” 🙂 komik değil mi? Evet çok komik aslında.

    Hala anlamamış olan varsa söyliim. Makine mühendisleri elleri ile tuttukları, gözleri ile gördükleri şeyleri ölçüp biçip bir şey inşaa ediyorlar. Kullandıkları her malzemeyi anlamak konusunda bir sıkıntıları yok çünkü her bir parça gayet net, ortada, görülebilir, dokunulabilir yani gavurca hard bişi yani hardware.

    Buna göre eğer siz bir dişliye hareket aktarmak istiyorsanız bunu yapmak için dişliyle bir şekilde temas halinde olan bi başka dişli, kayış vs bir şey kullanmak zorundasınız. Eğer her bir dişli tek bir işi yapıyorsa ve yapılan iş binlerle ifade edilen çokluk ve çeşitte ise sizin makineniz binlerce dişli ve diğer şeylerde ve dolayısıyla tonlarca ağırlıkta olacaktır, bu kaçınılmazdır.

    Bu açıdan makine mühendisliği (hadi şuan makineci diyelim) penceresinden olaya baktığınızda yukarıdaki öngörü gayet normaldir. Oysa diğer tarafta; önce elektrik sonra da elektronik en son da yazılımda işler hiç de öyle yürümüyor. Makineci mantığı ile yıllarca bilgisayarı icat etmeye çalışan (başaramayan) ve bugün bilgisayarın babası olarak kabul edilen Hanry Babbage amcayı da burda hayırla yad edelim.

    Peki Dan Brown amca ve diğerleri neden kurgularını böyle yanlış şeyler üzerine yapıyorlar. Cevabı basit: basit olması. Halktan biri eliyle dokunup gözüyle gördüğü bir şeyi yeni/başka kavram üzerinde kolaylıkla hayal edebiliyor. Elindeki cep telefonu ile konuşabiliyor ama bilgisasayarı ile hem konuşup hem de daha karmaşık işlemler yapabiliyor. Daha bir bilgisayar ya da bu çağrışımı yaptıracak network kablolarının bağlandığı bir patch panel görünce onun da kendi bilgisayarından daha yetenekli olduğunu kolaylıkla kabul edebiliyor; çünkü daha büyük. İşbu sebeple cep telefonu TV kanallarını da çeker hale gelince hayretler içinde kalıyor, “Vayyy gavura bak içine televizyonu sığdırmış”. Mantık bir şeylerin ancak küçültülerek oraya konabileceği şeklide gelişmiş.

    Hal böyle olunca kahvede bol keseden sallayan Şinasi amca bile bir zamanlar NSA’de çalıştığını söylese “Müthiş bir makine vardı, bööle hayvan kadar. İşte biz onla NSA’de bütün şifreleri çözerdik” dese biz inanılmayacak şeye inanmak istiyoruz çünkü çok gerçekçi(!)

    Bunları söylüyorum çünkü ciddiyim. Uzmanlık alanı insana o konuda takıntılı olması gerektiğini aşılıyor. En iyisi hiçbir şey bilmemek sanırım. Matrix’te Cypher kardeşimizin de dediği gibi

    Ignorance is bliss*

    *: Cahillik mutluluktur.

    Nisan 20, 2009 at 9:55 am 1 yorum

    İki papaz hikayesi


    Dinine çok bağlı ve insanlardan uzak yaşayan iki papaz dağ bayır gezerken bir nehre gelmişler. Tam nehirden karşıya geçeceklerken ileriden bir kadın gelmiş ve kendisinin bu akıntıda karşıya geçmeyeceğini söylemiş. Ve rica etmiş kadın papazlara “Lütfen beni de kucağınıza alıp karşıya geçirebilir misiniz?” Papazlardan biri bu teklifi kabul edip kadını kucağında veya sırtında karşıya geçirmiş.

    Sonra papazlar yola devam etmişler. Ama diğer 1 2 saat sonrasında kadını karşıya geçirene dönmüş ve demiş ki: “Biz dünyaya kapalı, mazbut bir hayat yaşıyoruz. Senin o kadını taşıman doğru muydu?”. Diğeri cevap vermiş: “Ben o kadını 2 saat önce kucağımdan indirdim. Onu hala taşıyan sensin.”

    Bir kızılderili atasözü vardır: “Bir nehiri geçmek için kullandığınız kanoyu karaya çıktıktan sonra omzuna alıp yola devam etmek ahmaklıktır.” Bu ikisi farklı şeylere işaret ediyor ama gerçek şu ki sırıtmızda o kadar çok şey var ki taşıdığımız. Bırakmalı onu orada… Bırakıp devam etmeli yola…

    Hayırlı yolculuklar…

    Nisan 8, 2009 at 12:50 pm Yorum bırakın

    Eski Yazılar Yeni Yazılar


    Takvim

    Haziran 2017
    P S Ç P C C P
    « Nis    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    2627282930  

    İstatistik

    • 42,073 sayfa görüntüleme