The Fountain

Aralık 22, 2008 at 1:21 am 2 yorum


Görselliği ve felsefesi ile birçok kişinin gönlünde taht kurmuş müthiş bir sinema filmi; The Foundatin.

Başkasının yorumları ile ben de yolda kalmış arabaya omuz vurup ilerlemesine katkı sağlamakla mı yetinsem, neden bu filmi anlamadığımı sorgulayarak kafamı mı kaşısam, yoksa ben gerçekten bu işten hiç anlamıyorum deyip yorum yapmayı mı bıraksam bilemiyorum.

Yorum yapmak derken öyle sinema eleştirmeni ahavasında değil, ben tabii ki profesyonel değilim ancak tarzımdır, huyum/akarkterimdir herşeyin kritiğini yaparım gücüm yettikçe. İşte o huyumdan vazgeçemeyeceğim için bu filmi de sorgulayan tarafımı bastırmayacağım.

Görselliği dudak uçuklatan bir film The Fountain. Bir de felsefesi varmış ama bir oraya bir buraya gitmekten, tarihte ve uzayda dolaşmaktan kaçırmış olacağım ki daha önce hiç olmadığı şekilde 2 defa filmi izlerken esnemek zorunda kaldım. Film yorucu bile değildi; sıkıcı olduğunu anlatmak için başka bişey bulamadım ne yapayım.

Aslında neden sıkıldığımı da biliyorum galiba. Ölüm bizde (doğu, orta doğu kültüründe, islamiyette) oldukça iyi ele alınmış bir mesele aslında. Ancak batıda işler biraz daha karışık. Hala ölümsüzlüğün peşindeler, öölümü bir son olarak görüyorlar, ölümün ardında ne olursa olsun bir acı ve felaket olduğunu düşünüyorlar/düşünebiliyorlar. En kötüsü neresinden bakarsan bak ölüm gerçekten korkunç bir şey onlara göre. Hal böyle olunca ölüm üzerine eski/yeni bütün tartışmalar hala sıcak. Bir de sinema endüstrisinin malzeme ihtiyacı düşünülünce… Adamlar bu sefer ölümsüzlük klişesini kullanmak için bu sefer felsefe alet çantasını karıştırıp  birşeyler çıkarmışlar ortaya ama beni tatamin etmedi doğrusu.

Ölüm tabii ki bir yok oluş değildi ve ben bu yüzden müthiş bir keşifmiş gibi göstermeye çalıştıkları “ölümden sonraki” buluşlarında büyük hayal kırıklığı yaşadım. Zaten baştan “ölümü öldürüces, o da bir hastalık” gibisinden bir iddia ile iyice saçma bir giriş yapmışlardı da sondan düzelir sanmıştım. Ulen ölüm hastalıksa ve hadi diyelim ki sen de bu hastalığı tedavi ettin, o halde söyle bakalım doğum nedir? Neyse sinirlendim gene.

Araya sokuşturdukları parelel ispanya hikayesinde ise beni huzursuz eden bazı şeyler vardı. Her ne kadar ispanyanın başındaki tamamen güzellik ve doğruluğun simgesi kraliçe ülkesini engizisyondan korumaya çalışsa da o dönem ispanyanın (ya da bir kısmının) başındaki kastilya kraliçesinin son endülüz müslümanlarını katlettiği bilenler tarafından biliniyor. Bilmeyenler de The Fountainden eksik kısımları öğreniyorlar demek ki. Yok filmin tabii ki tarihi bir iddiası yok ama temel alınan malzeme veya gönderme yapılan (yarı) doğrular değerlendirilmeden geçilmemeli bence.  Ayrıca bu kraliçe gücünü birleştirmek için başka bir bölgenin kralı ile evlenmişti, hayatın kaynağına ve ölümsüzlüğe de ulaşmak için mayaların bölgesindeki birşeyi hedeflemek için de amerikanın iyice tanınıp öğrenilmesini beklemeliydi. Zaten onun yerine hayatın kaynağı olarak yakınındaki müslümanların kanını ve topraklarını seçmişti ama tabii ki bu konumuzun dışında.

Birçok şey söylemeye çalıştığı belli filmin. Felsefesi incil, buda, uzak doğu, konfiçyüs yok bilmem ne bela malzemelerin harmanlanması ile ortaya çıkmış. Kel bir rahip temsilini gözümüze sokuluyor ve her tarafa ışıklar saçılıyor. Gölgelerin ve ışıkların dasn ettiği her bir kare gerçekten gözlere seyirlik. Filmin müzikleri bir harika; kulaklara ziyafet. Hugh Jackman ve Rachel Weisz kardeşlerimizin oyuncuları birer hediye gibi izlerken insanı sevindiriyor. “Canım, ne güzel şeysiniz siz öyle” diyesim geldi her ikisine de o sevişken tavırlarında. Helal olsun valla yönetmene de, oyunculara da, çekim ekibine de ve o saçları dik, şişman ve paso bira içen görüntü yönetmeni serseri oğlana da. Ama felsefe tırt be hocam.

Bir daha böyle ışıklar saçan bir film çekildiğinde hikayeyi oluşturan ekipte en azından bir tane orta doğulu olsun isterim. “Siz giderken biz dönüyorduk. Bak koçum o senin yıllardır çözemediğin, pagan efsaneleri ile kafanı bulandırdığın mevzunun aslı budur” deyip tatmin edici cevaplar versin.

İyi seyirler.

Reklamlar

Entry filed under: sanat, sinema. Tags: , , , , , .

Hayret Sevmek

2 Yorum Add your own

  • 1. komiksin  |  Eylül 14, 2009, 1:02 am

    nasil izledin sen filmi

    Cevapla
  • 2. yesilvadi  |  Eylül 25, 2009, 9:23 pm

    Yok fikrimde bir değişiklik olmadı ama yazıyı bir daha okuyunca kötü oldum. Ne kadar da berbat yazmışım. Her neyse kötü oldu diye gözlerden uzaklaştırmamak lazım. Ben yedim bu haltı dursun orda.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Takvim

Aralık 2008
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

İstatistik

  • 42,411 sayfa görüntüleme

%d blogcu bunu beğendi: