Etiketlenen Yazılarsanat

The Golden Man (Altın Adam), Improbable (Olasılıksız), Sıradaki (Next) lütfen…

Bilim-kurgu üretimi açısından çok başarılı geçen 1950-1980 yılları arasında ortaya konan hikayelerin bugün itibariyle sondaja mağruz kaldığını görüyoruz. Artık içi geçmiş, kurumuş, su değil nem bile bulunmayan kaynakları eme eme bir kaç damla bulma telaşına düşmüş Hollywood sinema sektörü zor günler yaşıyor anlaşılan.

Hafta sonunda izlediğim Next filmi bunu haykırarak ilan ediyormuş ne zamandır ama bana izlemek yeni nasip oldu. Önce sinemanın önüne bir iki kalın kitap koyayım da beyazperdeyi görüş açınız biraz daralsın -belki de açılır- istiyorum.
The Golden Man Philip K. Dick tarafından 1954 yılında yazılmış cici bir bilim-kurgu romanı. Malesef Türkiye pisayasında bulamadığım bu kitap yaşadığı anın birkaç dakika ilerisini görebilen Chris kardeşimizin enteresan hikayesini baya dolgun malzemeyle anlatmakta (imiş). Kitapta işin içinde insanlık, canavarlar, mutantlar vs de bulunuyorsa da bu kitaptan uyarlanarak çekilen Next filminde böyle bir derinlik görememekteyiz. Neyse bu burada kalsın.

Bir de Adam Fawer amcamızın 2006 yılında yazıdğı ve herkesin bir solukta okuyup bitirdiğini duyduğum Improbable (Olsalıksız) isimli eseri var. Bu kitabı okuyalı birkaç ay oldu ama bu zaman zarfında bütün o yazılanları unuttuğuma sevinmiştim doğrusu, taa ki sıradaki (Next) gelinceye kadar. Zira Next her ne kadar The Golden Man‘den etkilendiğini söylese de hikayedeki basitlik, bir iki kurgusal malzeme Olasılıksız’dakikinin aynı. Aynı kumarahane kaçkını adam, aynı geleceği görüş zırvası, aynı etkilenme ve değiştirme, aynı basitlik, aynı deha gibi görünen laf salatasının ortaya koyduğu hiç. Hele ki adamımızı sandalyeye oturtup da gözlerini açık tutmaya çalıştıkları o mekanın tarifi bile Olasılıksız’dakinin birebir aynı idi.

Sonra Chris’in aslında belki de istemeye istemeye gördüğü bir iki dakika sonrası sahnelerin tıpkı olasılıksızdaki gibi adamımız tarafından zorlandığında şöyle yapsam nasıl olur, böyle denesem ne çıkar gibisinden denenip nerdeyse sonsuz geleceğin bütün ihtimallerini görmesi mevzusu ise Next’e Olasılıksız‘dan kalan bir miras daha. Her ne kadar Next bu konuda kendi içinde tutarlı olamasa da yine de istatistik ve olasılık konularını Chris’in beyin hücrelerinin kıvrımlarına yerleştirmiş. Tabi işin içine sara hastalığını katmamış ki süper adamımızın karizması zedelenmemiş olsun. Zira Hollywood izleyicisi kusurlu süperadamları sevmiyor, sakat malzeme çok kar getirmiyor.

Lafı bu kadar döndürdükten sonra aslın anlatmak istediğimin bir önceki durakta kaldığını farkeder etmez hemen şu Olasılıksız kitabımıza dönelim. Ne zamandır eleştirisini yazmak istediğim bu kitabı diğer komşularyla anlatmak nasip olacakmış demek ki. Hani şu Show TV‘de 5 yıl önce (belki hala vardır bilemiyorum) her pazar oynatılan hareketli televiyon filmleri vardı ya, işte onun kadar macera, hareket, dinamizm, sarsıntı, gürültü, tehlike, güzel kadın, karizmatik ve yakışıklı esasoğlan, nükleer denemeler, bomba paniği, müslüman terörist kabilinden malzemeleri verebiliyor bize bu kitap; heyecanı burda. Mantık ve mantıklı olma yolunda okuyucuyu kandırmak için ciddi bir çabası yok zira siz zaten matematikten anlamıyorsunuz, acayip isimli kimyasalları bilmezsiniz, sara hastalığının çözülemeyen gizeminden haberiniz yok, ve tabii ki gelecek size göre değiştirilebilir, oynanabilir, görülüp gözlemlenebilir bişey, çünkü siz bilim-kurgu okuyucususunuz. Buradaki bütün çabaya saygı duyuyorum ama bir yazar nasıl olur da bir kaç bölümde anlattığı bir adamı son anda sadece okuyucuyu şaşırtmak, bir gizem havası katmak, ve güya gözden kaçırılanı şaşkınlıktan ağızları açık bırakmak amacıyla son bölümlerde “Bu adam var ya, hah işte o adam bu adam değil, o aslında şu adam” diyerek okuyucusunu geri zekalı yerine koyar ki. Eksik kaldığı noktaları bu tür hilelerde kapatmaya çalışmasaydı diyorum başka birşey demiyorum.

Gelelim Next‘e. Bu filmden büyük keyif aldığımı peşin peşin söyleyeyim. Ama izlediğim şey bir sinema filminden çok uzunyol otobüslerinde gece izleye elverişli bir eğlencelik, bir televizyon filmi gibi bişeydi. Nicolas Cage gibi bir ustanın oynadığı bir filmin bu kadar basit amaçlarla ortaya çıkmaması gerekiyordu bence. Daha derin bir içeriği, daha etkileyici görselliği (ki burda idare eder düzeydeydi), daha büyük bir iddiası olması gerekiyordu ve olabilirdi de. 96 dakikalık bir eğlence için kendini tüketen Nicocal Cage kendisine ve hayranı olan bana büyük yanlış yapıyor. Hem zaten yazının başından beri farketmişsinizdir ki film konusu ve kurgusu itibariyle büyük yanlışları miras alıp düşe kalka yoluna devam ediyor ve ben buna itiraz ediyorum.

Yine 50li yıllarda bir ustadan rica edilerek o an uydurulması istenen bir konu Azınlık Raporu filminde kullanılmıştı. Sırf konu başlığından güzel bir sinema filmi yapan Hollywood eski güzel günlerini özeleyeck gibi.

11 comments Mayıs 26, 2008

Notebook (2004)

Bir zamanlar kafama estikçe film izler, ikinci esintide de buraya yorumlarımı döktürürdüm. “Vayy be ne kadar da vakit geçmiş üstünden” düşüncelerini kafamın üstünde oluşan hayal bulutundan aşağı indirip son izlediğim “güzel” bir film hakkkında yorum yazmak istiyorum.

Sinema eleştirisi yaparken filmlerden alınmış bir iki görüntüyü de koymak adetlerimdendir, bu adeti de sinema aleştirilerini okurken görüntüleri ne kadar çok aradığımı fareketttiğimde edindim. İşte internetten aşırdığım bir iki görüntü, önce bunları koyalım.

İşte bu esasoğlan Noah:

Bu da esas kızımız (oldu mu ki) Allie.

Bu da ev.

Ne alaka mı? Öyle demeyin ev önemli burda, hem de çok. Efendim kahramanımız Noah (Ryan Gosling) fakir ama gurulu bir gençtir, kızımız Allie (Rachel McAdams) ise zengin ve şımarık bir fabrikatör kızıdır. Bunlar bizim klişelerimiz; zengin ana-baba kızını filmdeki deyişle trash (çöp, gerekisz, anlamsız, boş) oğlana vermek istemez. Onların yaşadığı mini mini yaz aşkı bir gece tartışmasından sonra cebren bitirilir. Noah işin ucunu bırakmaz 1 yıl boyunca her gün bir mektup gönderir Allie’ye ama zalim anne mektupları saklar falan.

Bütün bunları sadece okuyunca ya da kendimden duyunca bile ne kadar da yeşilçam diyorum içimden ama asıl ustalık sanırım burda ortaya çıkıyor. Zira bütün bu olup biteni anlatırken zaten olup biten, sonlanmış bir vakanın nasıl ilerlediğinin merakının uyandırılması yönetmenin başarısı.  Bir huzurevindeki iki yaşlının bu klişe hikayeyi değerlendirmesi ve aradaki bağlantının seyirciye kurdurulması oldukça iyi bir ödev olmuş izleyen için ama asıl güzellik meselenin beklenmeyen mecralara kasten sürüklenmesi, tahmin edilen sonuçların bile izliyicide rahatsızlık uyandırmayacak biçimde servis edilmesi söz konusu. Sonuçta kaç kişi yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin bildik tartışma veya gözyaşı ile buluşmasını izlemek ister ki. Küçük sürprizlerle, enteresan tepkilerle bu kısmın ne kadar da hoş bir hal aldığını görmek beni çok memnun etti.

Ev demiştik ya, evet ev önemli ama sanki benim evde bulduğum anlam “keşke benim de böyle evim olsaydı” niyetimle alakalı. Neyse Nick Cassavetes amcamızdan böyle bir sonuç beklemiyorum. Hani uzun süredir iyi bişeyle karşılaşmadıktan sonraki ilk güzel şey vardır ya benim için öyle oldu bu. Allah herkese böyle bir aşk aman böyle bir film izlemek nasip etsin. Spoiler mi verdim ne? :)

Add comment Mayıs 22, 2008


Etiketler

atasözü ayar bilişim blog bobiler cebit DNS editör Eğlence film firefox font fuar Genel giriş google Hayat hollywood IP kanun kitap Kültür Sanat Sinema küçük emrah mce microsoft murphy mühendis problem Programlama sanat sezai karakoç sinema Siyaset terminator ters tiny mce türk filmleri wordpress yasa yasak Yazılım yhprum şey şiir

Popüler Yazılar

Takvim

Kasım 2009
M T W T F S S
« Sep    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En Son Yazılanlar

İstatistik

Meta