Etiketlenen YazılarKültür Sanat Sinema
Monna Rosa
Sevgili Sezai Karakoçun efsanelere konu olan o muhteşem şiirini Sacit Onan yorumuyla sunmak istiyorum.
Add comment Mart 20, 2008
Cebit 2007 izlenimleri
İlk duyduğumda çok etkilendiğim cebit bilişim fuarına bu yıl gidip görmek, yakinen tanımak nasip oldu. Ne yalan söyleyeyim her yerde “bu yıl çok sönük, gittikçe popüleritesini ve önemini yitiriyor” söyemlerini gördükçe gördiklerimden daha da az etkilenebildim. Zira gidip gördük, gezip tozduk. Fuar dediler teknoloji dediler, bi numarasının olmadığını gördük. Pazar yerinin 10 tane devasa salondan oluşan teknoloji çer-çöpünün doldurulduğu bir yer işte.
İlkin Tüyap Fuar merkezinin o devasa yapısı çok hoşuma gitti, bunu söylemeden geçmeyeyim. İkincisi teknolojiyi sevseniz bile hata teknik-teknolojik bir hasta bile olsanız o kadar çok alet-edevatı birarada görünce pek de ilginizi çekemiyor cebinizde para olmayınca. Bi de zaten internetten takip ettiğiniz teknolojilerin en fazla aynılarını ya da daha düşük sürümlerini görmek size bişey katmıyor, keyif vermiyor. En çok gözümüze sokulan telefonumsu teknolojiler bile yeni birşey vermiyordu o güzelim fuarda. En fazla Avea standında (daha doğrusu salonunda) dans eden kızlar, arada hediye edilen avea telefonlar (sanırsam bunlarda sadece avea çalışıyor), kalem malem, şapka mapka ve poster moster ilgi çekebiliyordu. Turkcell standında 2MB lik gprs başlangıç paketlerinden hediye etmeleri çok hoşuma gitti ilkin. Bir kart alıyorsunuz, tıpkı kontör kartları gibi. Arkasındaki numarasyı sms olarak gönderiyorsunuz ve 2MB lik kotalı bir internet paketine sahip oluyorsunuz. İlk aldığımda ne olduğunu anlamadığım bu kartın ne olduğunu keşfedince standın etrafında bir tur daha atıp gidip bi kaç tane daha aldım ama ne fayda, bir defa kazıyınca ikincisine izin veriyorlar en fazla, o da 30 gün sonra. Ya dabaşka bişey, ne fark eder ki ille bi kısıt koyuyorlar işte. Zaten numarayı göndermek bi fayda vermedi, sonrasında bir bilgilendirme mesajı bekledim gelmedi, ben de hesabım aktifleşmiştir deyip internete girdim ama kontörüm gitti gene. Ulan türksel yapılır koskoca fuarda, ayıp be kardeşim.
En dipteki Digiturk salonu harbiden içerde yatıp yuvarlanılacak cinstendi ama benim vaktim olmadığı içn orda pek durmadım, zaten o güzelim salona vurulup televizyon gibi bişeye para verecek adam değilim ya neyse.
İlk 3 salonu işadamalarına ayırmışlar, benim torpilim vardı, gittim gördüm ama yine hüsran, yine ayrılık. Bilmiyorum belki de büyük işler böyle tatsız yerlerde yapılıyor ama ben bu fuara vurulmadım malesef. O ne biçim işadamı standı yahu, bir kaç yazı asmışlar oraya; “çakmaklara gaz doldurulur” kabilinden ve iş bekliyorlar, belki de sadece konuşacak birini arıyorlar
valla ben anlamadım, anlayana aşk olsun.
İstanbuldaki etkinliklerin tam bir listesini sunan bir web sayfasının tanımını yapan istanbul valiliği standı (ya da onun gibi bişey) azcık ilgi toplayınca ben de gittim, baktım. http://etkinlik.istanbul.gov.tr adresinin tanıtımı yapılıyordu ve benim hoşuma gitti. İçimden “Aa ne güzel burdan öğrenebiliyoruz” falan gibi şeyler geçirirken arkadan iki genç kardeşim geldi benim gibi
“Olm siteye bak lan”
Ben bu çağırma ünleminde tıpkı benim duyduğum gibi bir ilgi duyulduğunu sezdim ama bir süre bekledikten sonra gelen cevap ilginçti.
“Ne biçim tasarımı var lan bunun, nasıl bi site bu”
“Doğru, çok çirkin”
deyip çekip gittiler benim şaşkın bakışlarımın üstünden. Az çok tasarım olayından ben de anlıyorum ama hiç o taraftan bakmamıştım siteye. Günübirlik bi dünya işte, ben tasarımı eleştirmek için baksaydım onlardan daha acımasız bi yorum yapardım muhtemelen ama benim gözüm bu tarafını görmüyordu. Demek insanların beğenisini kazanmak için bazı şeyleri saklayabilmek, dikkatini çelmek gerekiyor. Benim aklımı çelebilmeleri gibi yani. O devasa etkinlikte de bunu yapamadıkları zaman boşa zaman harcadıklarını farketseler iyi olur.
Bir de kapitalizmin güzel görünümlü standları arasında devlet erkanına ait (herhalde nüfus müdürlüğü ya da valilik gibi bişeydi) bir standta orda görmeye alışkın olmadığımız bi şekilde şişman, bakımsız, pos bıyıklı ve saygısız davranışları olan bi görevli amca kimsenin yapmadığını yaptı ve bi sigara yaktı güzelim mekanda ki bu pamukkalenin beyazında bir hayvan dışkısından farksız görünüyordu orda. Yazık diyorum başka bişey demiyorum.
Ve girisi… Orta salonlarda küçüklü büyüklü birsürü standta stand görevlileri müşteri bekliyordu, kağıtlar dağıtıyordu, kızlar ilgi çekmeye çalışıyordu, türk telefom standında şapka dağıtılıyordu vs vs vs vs. Gitmeden önce “Gitme yahu bişey yok” diyen çok oldu ama dinlemedim, kendi gözlerimle görmem lazımdı, gördüm.
Add comment Ekim 15, 2007
Fatih Akın askerlik yapmak istemiyormuş
Baazı gastelerin uyduruk köşe yazarlarının üslubu ile, dedikodu-vari bir başlıkla yazı yazmak hoşuma gitmiyor ama mesele biraz karışık, ne yapayım.
Çook ünlü yönetmenimiz(!) Fatih Akın beyefendi Cannes gibi büyük yerlerde ödüller falan almış, sonrasında da röportajda askerlik mevzuuna değinmiş. Ve demiş ki “Türkiye beni askerlik için çağırıyor ama ben istemiyorum. Elime silah alacağıma bir kağıt parçasından (Türk vatandaşlığını kastediyor) vazgeçerim daha iyi”.
Şimdi ben bu herifi zaten “Ben bir Alman yönetmenim” dediğinde sevmemiştim. Filmlerinde bize dair bir üslup ve kültür barındırmadığını gördüğümde de üzülmüştüm; “Yahu iyi hoş da biraz da bizden zenginlik katsaydın ya, hem böyle daha da güzel olurdu” deyivermiştim. Yaptığının daha da güzel olması açısından istemiştim bunu, yoksa zaten herhangi bir başarılı yönetmen kadar başarılıydı zaten ama ben Türk olduğu için(!) hani daha da iyi olmasını temenni ediyordum ki herif meğer Türk değil Alman mışşşş.
Şimdi bir Alman için bir kağıt parçasını çöpe atmak kolaydır tabi. Tabi bi yandan da İstanbullu olmak gibi üstün bir hasleti de bırakmıyor ya sayın Akın, bu açıdan onun için çok da sorun değil, Türk olmak, Türkiyeli olmak vs. Yeter ki onun rahatını bozmasınlar. Ha bu rahat bozmayı ben söylüyorum, onun söylediği “eline silah verilmesi” hususu. Bu Fatih beye çok dokunuyormuş, yani öyle korkaklıkla, tembellikle, sorumsuzlukla falan bi alakası yok. Devlete, millete karşı borç, görev vs bunlar konusundan (benim anladığım) ortak paydadayız ama “silah ters”.
O halde gel de patates soy be abicim desek ne derdi acaba. Askerde patates de soyuluyor, iğne, aşı da vuruluyor, çöp de toplanıyor, yazı da yazılıyor, idman da yapılıyor, hiçbir şey de yapılmayabiliniyor… Üüüüf askerde yok yok. Kim söylemiş ki buna askere gidince eline silah verileceğini. Onun gibi salaklar vatan evladını kurşunlamasın diye silahtan uzak tutarlar zaten ki bu hem onun hem de bütün milletin salahiyeti açısından gerekli. Yani askerliği bir silaha endeksleyen bu kardeşimizin cahiliye adetlerini bırakıp askerliği hakkıyla idrak etmesi lazım.
Burada değinilmesi gereken askerliğin bir vatan borcu olmasının dışında herkesçe ille de yapılıp yapılmayacağı konusu var. Bana sorarsanız askerlik bütün güzelliğine, faydasına, şerefine rağmen herkesçe yapılmak zorunda(!) olunan bir meslek, bir iş, biruğraş olmamalı. Sonuçta kendi kural ve yaşam biçimi var ve gerçekten oldukça katı. Buna herkesin katlanması mümkün değil. Bu açıdan “ille de herkes askerlik yapmalıdır” düşüncesi bana göre çok da doğru değil. Fatih Akın da bu yönde kendisinin askerliği kaldıramayacak bir karaktere sahip olduğunu düşünüp fikir beyan edebilir. Bu beyanın içinde Türkiye vatandaşlığından bir kağıt parçası diye bahsetmesi pek de mantıklı olmazdı doğrusu. Öyleyse…
Öyleyse bu adam şudur, budur demenin bir anlamı yok, herif zaten Alman. O yüzden bu kısmı geçip başka bir noktayı irdelemek istiyorum.
Bu kişinin bir yönetmen, bir sanat adamı, bir kültür insanı, bir üretici, bir usta olduğunu düşündükçe kültür denen kavrama, soya sopa, millete, diğer bilimum değerlere ne kadar öküz hayvanı bakışıyla baktığını görünce fena dumura uğradım doğrusu. Ulan madem bu kadar boştun ne diye sanatçıyım diye çıkıyorsun ortaya. Ben de diyorum: “Bu hıyarın yaptığı şeylerin neden bende sıcaklık uyandıran sağlam bir temeli yok, ya da ben bulamıyorum, herhalde birazcık bizden uzak oluşundan”.
Hem ustayım diye çıkacaksın, hem de askerlik deynce aklına “elinde silah olan bişey” gelecek. Senin hayata dair şeyler hakkındaki bilgin bu kadarsa bize ne anlatabilirsin a Allahın Almanı.
Ne diyeyim. Vatan sağolsun!
Add comment Ekim 2, 2007
Dünyaca ünlü hollywood filmlerini türkler çekseydi…
Zamanın başlangıcından beri varolan ya şunu biz türkler yapsadık klişesini çok güzel işletmiş bir günlük sayfası.
Afişler üzerinde oynamak fotoşop bilen biri için çok zor olmasa da yakıştırmalar güzel, tavsiye olunur.
3 comments Eylül 28, 2007
The Bourne Ultimatum’a bir bilet
7 eylülde ülkemizde vizyona girecek bir Matt Damon filmi The Bourne Ultimatum. Sanırım Son ultimatom adıyla türkçeleştirilmiş, eh bundan önceki 9. sınıf aksiyon filmi adını ve alakasızlık örneği olan ikinci filme layık görülen türkçeleştirmeyi düşününce bu sefer biraz daha yaklaşmışlar; en azından orjinal isimden bir kelime alabilmişler. Bu film de Rocky serisi gibi uzarsa herhalde 7. filmde falan birebir isim uygunluğu görmemiz mümkün.
Her neyse film önümüzde cumaya vizyona giriyor ve benim bu filme götürebileceğim kimse yok. Aslında mesele yalnızlığım ve biriyle çıkmıyor olmam bağlamında değerlendirilmemeli, zaten derdim de o değil. Ama bu kadar çok beğendiğim bir filmin çok beğenilen son serisini tek başıma izlemek istemiyorum. Bir film izlenebilir ve güzel olması bağlamında notlandırılabilir ama sizin sevmeniz başka şartlara da bağlı malesef. Tek başına mırın kırın sinemaya gidip, alık alık bilet alıp birkaç dakika bekledikten sonra salona girmek, yanına tanımadığın ama birbirlerine fena halde yapışmış (işte kucaklaşma, yapışma, elele tutuşma, kavrama şeklinde tavırlarla) insanların ortasında bir yere kıvrılıp izliyorsun filmi. Heyecan hissettiğinde karanlık salonda tepkisini merak ettiğin birinin olmaması (bu tepki surat silüetine bakma, elini tutma, itme, kakma, kulağına bişiler fısıldama ya da film beğenilmediğinde dışarı çıkarmaya zorlama şeklinde olabilir) herhalde sinema sektörünün en büyük darboğazlarından biridir. Birgün insanlar sinemaya yalnız gitmesinler diye yapımcılar bazı faaliyetler içine girecekler inancındayım.
Neyse geçelim benim durumumu filme odaklanalım. Geçmişi olmayan adam gibi abuk bir isimle ilk defa karşımıza çıktığında bu güzel Matt Damon filmi çoğu kişiye bir zamanlar pazar günleri show tv’de yayınlanan kalitesiz aksiyon filmlerini anımsatmıştı ve anti-pati topladığından olsa gerek kimse ben “geçmişi olmayan adam” filmini izledim çok güzeldi diyemedi. “Hadi ya, biz de geçen ben doğarken ölmüşüm isimli şaheseri izledik harikaydı” falan gibi tepkiler alan olmuştur sanırım ama yine bu de film o günleri atlatıp ikinci film için baya bir hayran toplayabildi. Medusa darbesi ismiyle ikinci film çıktığında seri fimlerinde çoğunlukla olmayan ama olduğunda beni çok mutlu eden birşey oldu. Gerek sinemasal etkisiyle, gerek oyunculuğu ve gerek de ortaya konan çaba bakımından ikinci filmde birincisinden çok çok daha güzel bir iş ortaya kondu. Zaten iyice olgunlaşıp kıvama gelen hikaye daha da çekici bir hale de geldiğinden izleyicilerin çoğu medusa darbesini geçmişi olmayan adamdan daha çok beğendi.

Bu güzel eseri ortaya koyan Robert Ludlum 2001 yılında dünyaya gözlerini yummuş olsa da Bourne kardeşimizin son ultimatomu bizi yeniden sinemaya çağırıyor. Yakışıklı yüzü, hayvani bedeni, ifadesiz yüzü, çelik gibi sağlam karakteri (“who am I?” diye inlese de), korkusuzluğu, bilgisi, yetenekleri, hırsı, hayatta kalma arzusu, merakı ve üzerinde tuhaf ve şık duran sevgisi ile Matt Damon kardeşimi sabırsızlıkla bekliyorum.
Ama yalnız
Add comment Eylül 6, 2007
Ratatouille
Minik fare kükredi, kedi pırrr uçuverdi…
Sinema ve çizgi dünyasında devrim devrim ilerleyen pixarın son marifeti olan aşçı fare çizgisi vizyona gireli epey oldu (2 hafta). Ben ancak bu hafta sonu izleyebildim bu acayip hikayeyi.
Meselenin eleştisinie geçersek hemen: Çizgiler, renkler, görüntüler harikulade haliyle sizi tatmin edebiliyor kesinlikle. Tatmin dedim çünkü pixar kendi koyduğu çıtayı da sürekli yukarı çekmekten kesinlikle çekinmiyor. Zaten bu konuda şikayet edecek birini de tahmin etmek istemiyorum. Böyle birinin kesin bi gıcığı vardır.
Hikaye de yeterince iyi gibi dursa da eserin bir çizgi sinema olması durumu kurtarmış bana göre, çünkü insanların çoğu gerçek bir fare ve yemek kavramını yanyana getirince ister istemez iğreniyor ve doğru olan da bu. Son sıralarda türlerin sınırlarını kaldırmayı amaçlayan bir topluluk var. Genellikle bunu sinema, kitap, çizgi-eserler gibi sanat elemanları ile sürekli gündeme getirip duruyor. Bu bir zamanlar hayvanlara konuşma yetisinin kazandırıldığı masallardan oldukça farklı bir yaklaşım. Orada bunun böyle olmadığını zaten biliyordunuz oysa burda fare hep fare ama ille de insan gibi davranmak istiyor. Yani tür, ırk, cins gibi kavramların içine ediliyor. Ha bundan dolayı rahatsızlığım tamamen ayrı bir konu olduğundan uzatmıyorum.
Konu itibariyel oldukça eğlenceli olması gereken film sizi pek eğlendiremiyor malesef. Espirilerin ardarda patladığı hiçbir yer yok. Birden değişen bir senaryo, hayretlere düşüren sonuçlar yok. Herşey tahmin edilebildiği gibi. Daha çok çocuklara hitap etmek istediğinden böyle diicem ama arada bir verilen olgun mesajları da çocukların anlaması mümkün değil. Her neyse bu film Pixar’a daha doğrusu pixarın da sahibi Walt Disney’e acayip para kazandırdı. Film gösterimdeyken http://www.imdb.com’da illk 250 film sıralamasında ilk 30lara kadar geldi.
Yarı mutluyum bu film hakkında, ötesini siz bilirsiniz…
Add comment Eylül 3, 2007
Yasaktan sonra wordpress.com’a bir de hack müdahalesi?
Az önce wordpress’in anasayfasını açtığımda şöyle tuhaf bir durumla karşılaştım:
Seçili dil ingilizce görünmesine rağmen sanki rusça seçili gibi görüntüleniyordu sayfa. Önce bunu pek önemsemedim ama daha sonra girdi eklemek için sisteme girdiğimde bir kötü şaka ile daha karşılaştım. Girdi ekleme bölümündeki editör tamamen kapalı idi. Büyük ihtimal yükseklik değeri sıfıra çekilmişti ve tekrar büyütülmüyordu. Yalnızca bir başlık alanı ve butonlar…
Ee haliyle girdi ekleyemedim. Şuan şaka gibi de olsa bir tür crack durumu söz konusu diye düşünüyorum. Bakalım, hayırlısı. WordPress daha bu gidişle çok saldırıya maruz kalır gibime geliyor.
Ha ruslara zaten gıcığım o ayrı ama şimdi iyiden iyiye kötü kokular yayıyorlar üstümüze doğru. Peki ben bunu nasıl yazıyorum; tabi ki güzelim wordpress ile birlikte php, mysql, xml, xml-rpc, ve firefox gibi nimetlerin birleşimi sayesinde scribefire eklentisi ile. Olur a bir gün sizin de canınızı sıkan bir rus, bir ingiliz bir de laz olabilir…
Powered by ScribeFire.
1 comment Eylül 3, 2007
Başörtüsü ve evlilik üzerine
Nihal Bengisu Karaca hanımefendi yazısında evlenemeyen kadınlar ve erkekler üzerine yorumlarını aktarmış. Birçoklarının aksine konuyu siyaset taraflarına çekmek yerine kapitalizmin önümüze koyduğu yaşam biçimi üzerine yoğunlaşmış. Belki sadece ben bir erkeğin, dindar olmasına rağmen maddi kaygılarla, çile çekmemiş ve maddi olarak imkanları elinden alınmamış başı açık bir bayanla evlenmeyi istediğini düşünememiştim.
Bizi yönlendirdikleri üzere başörtülülerin hep çağdışı olması gibi bir yorum nedeniyle erkeklerin iyice başörtülü kadınlardan-kızlardan soğuduğu gibi yüzeysel bir düşünceye saplanıp kaldığımı farkettim. Kapıldığım bu halden uyanışımla birlikte farkındalığımın yanetkisi olan burukluk bir süre devam etti. Bir erkek düşünün ki çok istediği halde sırf bu “bana para kazandırmaz” gibi adi bir mantıkla başörtülü bir kadınla evlenmek istemiyor. Hani şirket evliliği gibi bir laf ile evlilik kurumu yara almaktan kendini kurtaralı çok olmuştu da bu sefer bu kurum artık tamamen ticaretle içli dışlı hale geliverdi malesef.
Tabi evlilik kurumunu acıklı halinden daha acı olduğu kesin ki bir grup insan -daha önce yapılan bir benzetmeyle- öz vatanında artık iyice zenci muamelesi görmeye alışmak zorunda kalıyor. Dahası bu insanların -o amiyane tabirle- “para getirmeme” durumlarının sebebi de, kapitalist düzenin de desteği ile modern yobazların “laiklik elden gidiyor zırvaları” ile toplumdan soyutlanması. Çalışanlar da hemen her yerde ara eleman mantığında ve meslektaşlarından daha az bir ücretle çalışmak zorunda kalıyorlar.
Şimdi bu “laiklik elden gidiyor” çığırtkanlarının durumunu belli periyotlarla tekrar gözden geçirmekte fayda var. Zira başörtülü olup da tabir yerindeyse zehir gibi işi bilen başörtülü kızlar var ki sınıflamayı bir kenara bırakın insan yerine bile konmadıklarından, olazalara, alış-veriş merkezlerine giremediklerinden otomatikman bu çığırtkanların güçlü rakipleri olmaktan çıkıveriyorlar. “Korku”… Tarih boyu korkuyu hisseden ve kullanan insanoğlu bugün başörtülü insanlara duyulan korkuyu tuhaf ama acı bir şekilde hissediyor.
Evet, biz hala meselenin siyasi olduğunu düşünüp de “işin içinden çıkılmaz” damgası basmaya devam edebiliriz. Oysa laiklik, din ve bu eksende oluşturulan her tür mesele açıkca şuan ticaretin içinde katalizör veya inhibitör görevi görmekte. Zalim suçüstü yakalansa bile büyük ihtimal liberal dünyanın paragöz kodamanları büyük ihtimal şöyle bir bahane ortaya koyacaklardır: “İş icabı…”
İş icabı işsiz kalan, hakları elinden alınan birinci derecede başörtülü kadınlar, sonra bunlarla rabıtası en güçlü erkekler, sonra aileler, sonra toplum, sonra geleceğimiz vs hiç de hayra alamet bir görüntü ortaya koymuyor. Bütün bunların siyasi düşünceler uğruna değil de en adi haliyle para yüzünden olması da….kötü…pis…kafa karıştırıcı… düşündürücü…içi kaldıran, burkan….berbat ve hatta b.ktan birşey.
İnsanımızın kalitesinin düşüşünü farkedemiyor oluşumuzun sebi nedir peki? Bir sonraki aşama: bize içirilen zehri öğrenmek gerek.
Add comment Ağustos 31, 2007
Kral öldü, yaşasın yeni kral (sezer gider gökler ağlar, gül gelir karlı dağlar)
Efenim dün itibariyle (28 Ağustos 2007) Abdullah Gül Türkiye CUmhuriyeti Devletinin 11. cumhurbaşkanı olmuştur. Yıllar yılı köşkte bekleyen(!) Ahmet Necdet Sezer isimli hukukçu kimliği ile zamanında güvenimizi kazanmış ancak daha sonra faşist uygulama ve söylemleri ile kalbimizi kırmış ve bir türlü halkın içine girip bi “Selamün aleyküm” demeyen ve bize faydası olmadığı gibi oturduğu koltuğu da bırakıp gitmeyen vatandaş da evine yollanmıştır.
Ahmet Necdet Sezer evinde rahat durmayacaktır bence, çünkü onca yıl boş oturmanın rahatsızlığını, birilerinin (halkın olabilir mesela) rahatını, huzurunu bozarak telafi etmek isteyecektir. Zira zamanında sunduğu faşist söylemleri bunu doğrular nitelikte.”Toplum huzuru için bireyin hakları kısıtlanmalıdır” mealinde bir mantıkla cumhurbaşkanı olan bir vatandaş koltuğundan olmuştur mesele budur. Haa bazılarımız Sezer ile aynı yaşam biçimini paylaştığı için onun her türlü icraattinden memnun olabilirler. Ancak faşizan tutumların tek tip insan ve toplum, yarı asker, yarı polis ve yarı halktan oluşan tuhaf bir millet oluşturduğunu unutmamak gerek. Böylesi bir toplum denemesi bu dünya üzerinde yapıldı ve hatta bu toplumun gözyaşları içinde (sevinçle) bütün dünyaya savaş açtığını hepimiz gördük. Yok bu sizi tatmin etmedi ise biraz V for Vandetta, biraz Equilibrium, biraz da 1984 verebiliriz.
Bu arada Sezer’in gidiş hakkında değişik yorumlar yapılmış. Hüsrev Kutlu “Sezer giderse yağmur yağar” demiş zamanında ve Sezer giderken gerçekten de yağmur yağıyor bütün Türkiye’ye.
Haber7.com’da bir kardeşimiz bir fıkrayı paylaşmış cumhurbaşkanımız(!) hakkında:
Çankaya’nın telefonu çalar, Sezer telefonu kaldırır karşısındaki vatandaş:
- Sn. Cumhurbaşkanı ile görüşebilir miyim? der.
Sezer;
-Artık ben cumhurbaşkanı değilim, der ve kapatır.
Telefon tekrar çalar.
- Aynı diyalog birkaç kez tekrarlanır ve…
Ardından tekrar telefon çalar ve Cumhurbaşkanıyla görüşmek isteyen vatandaşa Sezer çıkışır..
-Yahu neden anlamıyorsunuz? Artık ben cumhurbaşkanı değilim, der.
Vatandaş cevaben;
-Anlıyorum da.. Sizin Cumhurbaşkanı olmadığınızı duymak hoşuma gidiyor, der…
Her neyse gidenin arkasından ağlamak veya kına yakmak çözüm değil herhalde. Önümüze bakmamız gerek. Önümüze baktığımız da beyefendi bir şahsiyet olan Abdullah Gül’ü görüyoruz. Kimisi “Bu adam eskiden şöyle söylüyordu, bu sözler vatanı böler, bu adam nasıl cumhurbaşkanı olur” dese de bu güne kadar bölücü bir icraatini görmedim. Her ne kadarbüyük ortadoğu projesi gibi şeylere verdiği desteği görünce kanım donsa da hala meselenin ne olduğunu çözmeye çalışmaktayım. Bazılarının dediği gibi ülkeyi bölmek, peşkeş çekmek için bir plan ise bunu bir kişi daha denemiş oluyor ama ben bu fikre şimdilik katılmıyorum.
Eşinin başörtüsüne karışanların da içinde olduğu bazı grupla “Bu ülke İran yapılmak isteniyor” diye sokağa dökülmüşlerdi. Asıol isyan ettikleri şeyse “Yarın öbür günbiizim da başörtüsütakma zorunluluğumuz olursa, sakal bırakma, burka giymek, peçe takmak vs mecburiyetimiz olursa” endişesiydi. İşin tuhaf tarafı ise Abdullah Gül “Hayır ben öyle bişey istemiyorum” dese de onlar “Yok yok sen yaparsın, biz biliyoruz” diyorlar. Şimdi onlar nerden biliyorlar bilmiyorum ama Onlar diye tabir ettiklerim ellerinde fırsat olduğu için bugün başörtülü insanları hiçbiryere almıyorlar, dahası “şunu yap şöyle giyin falan diye de diretiyorlar”. AYNI FAŞİST TUTUM. Hem “benim hayatıma müdahale etme” diyeceksin hem de insanları terzi gibi ölçüp biçeceksin, kıyacaksın.
İnşallah cumhurbaşkanımız;
- eskisini aratmaz,
- insanı insan yerine koyduğumuz için bizi joplarla falan kovalatmaz,
- kamu düzenini sağlamak adına dinimizden başlayıp bütün insanı değerlerimizi görmezden gelmez,
- köşküne yerleşipdışarı çıkmamazlık etmez,
- halkı anlamaz, halkı unutmaz,
- halktan nefret etmez,
- hiçbir uluslararası platformda görünmemezlik yapıp türkiyeyi kendi içine kapanık bir demirperde ülkesi imajına sokmaz,
- askeri “içeri gir gısss” diye kızkardeşini hayvan yerine koyan görgüsüz moduna getirmiş cumhuriyet dönemi bürokzasimiz gibi yapıp ülkemizin gidişatını her daim mıncıklatan bir kurum haline getirtmez,
- askerde eşi, annesi, teyzesi, halası insan gibi yaşanabileceğini sandığı bu ülkede hiçbir hakkının olmadığını öğrenmesiyle işinden kovulması bir olan askerlerimizin elinden tutar ya da yenilerine mahal vermez,
- bütün ülkede hayata geçiremedikleri yaşam biçimini üniversiteler içinde yaşatmaya zorlayan YÖK gibi faşist-diktatör-baskıcı ve anti-demokratik kurumlara yapılması gereki yapar,
- hakısz yere okunudan kovulan değerli öğretim görevlilerinin hakkını iade eder,
- tarihi eser kaçakçılığından tutun dauyuştrucuya kadar her türlü pisliğe bulaşan öğretim görevlilerini herşeye rağmen sorgulatmayan YOK’e inat her türlü haksızlığın üzerine gider,
- Türki cumhuriyetlerle hala kardeş olduğumuzu bize her daim hatırlatır, kopan tarihi bağlarımızdan kan sızan filistin, bosna, arnavutluk gibi mekanlardakilerle aramızı bulur,
- oraya buraya anayasa, babayasa, veyahutta çizgi roman falan fırlatıp canımızı yakmaz
Bu taleplerimi daha uzatırım ümidiyle yazıyı biraz geç yayınlamak istedim ama baktım bitmeyecek, işimden gücümden edecek akıl vermek(!) ben de vazgeçtim.
Abdullah Gül cumhurun başkanı, hayırlı uğurlu olsun, Allah utandırmasın.
Add comment Ağustos 31, 2007
Çocuklara güzel isimler vermek
Hani biri sırf adından bahsettiğinde hemen anlatacak şeylerinizin olduğunu farkedip hakkında konuşmaya başladığınız konular vardır ya: İşte çocuklara güzel isimler koymak konusu benim için böyledir. Çok basit veya çok karışık bir konu değil ama insanlar bunu nedense hep kusurlu, bazen kusurdan da öte yanlış yaparlar nedense.
Buradaki yazıyı bir çırpıda okuyunca benim de isyan ettiğim bazı konulara değinildiğini farkettim. Tekrar yazmaya gerek olmadığını -her ne kadar orada baya uzatmış ve başka taraflara çekmiş olsalar da- düşünerek sizi buraya davet ediyorum.
Ve son bir tavsiye; çocuklarınıza bir kelime -isim değil bakın, kelime- sırf Kuran’da geçiyor diye isim olarak çocuklarınıza vermeyin. Örnek; aleyna…
Add comment Ağustos 23, 2007


