Etiketlenen Yazılarkitap

Dijital kale

Dijital Kale Dan Brown’ın kronolojik olarak Da Vinci Şifresi’nden daha önceki bir kitap. Dan amca biraz daha amatör, biraz daha populist, daha çok adrenalin çalışması var ama iyi denecek eserler arasında.

Kitaptan bahsetmeyeceğim şimdi. Teknik biri olmanın popüler kitapları okurken getirdiği sıkıntılardan dem vuracağım. Bilgisayar, donanım, yazılım işlerinden anlayınca bazı şeyler fazla rahatsız ediyor insanı. Spoilerlara dikkat.

Dijital kale teknik anlamda birçok yalana yanlışa gözlerimi yummaya çalışıp okuduğum güzel bir kitap. Gençliğimizde olsa ne heyecanlanırdık şimdi ise ister istemez “Gerçekte hiç de böyle olmuyor” demekten kendimi alamıyorum.

Heyecanını kırmak isteyen varsa söyleyeyim hiç de öyle 3 milyon işlemcili bilgisayarlar felan büyük işler yapamıyor gerçek hayatta. Hatta o çok büyük google bile hayali makineler kullanmıyor bu işler için.

Problemler, 1 işlemci ile bir saatte çözüyorsam 3 işlemci ile 1/3 saatte çözerim düz mantığı ile çözülmez. Bu yüzden öyle işlemci sayısını milyona hatta trilyona bile çıkarsan şifreler şıppadanak çözülmez.

Hem asıl iş o kadar işlemciyi tuvalet kağıdı kolisi gibi üstüste yığmakta değil. Anakart ve işlemci mimarileri yıllar içinde gelişen çok çeşitli darboğazları yılların beyin fırtınaları ve akademik çalışmaları ile aşan bir uğraşla gelişiyor.

Hele yazılım tarafında bu tür tuhaf makineleri işeletecek işletim sistemi daha da büyük problem. Düne kadar birkaç işlemciye bile destek verecek işletim sistemi bulamazken siz bir iki yıl içinde çok özel bir işleve sahip makinenin process yapısını çözüp (yani yeni bi tane üretip) ona göre işlemci->komut seti->işletim sistemi->yazılım üreteceksiniz. Pehhh…

Bir de böylesine farklı bir makineye (daha doğrusu işletim sistemine) virüs bulaştığını iddia edeceksiniz. Ulan kim biliyor o makineyi ki ona virüs yazsın. Aslında en komik olanı bu ama teknik bilgi eksikiği espri anlayışının farklılığına sebep oluyor işte.

Bir de makinenin devasa bişey olduğundan bahsediliyor. Bu da bilgisayar mimarisinin diğer mühendislik alanlarından ne kadar farklı bir düşünce tarzı ile inşaa edildiğini gösteriyor. (bu kısım açılabilir ama şuan yapamıyorum) Zamanında ENIAC tasarlandığında makine mühendisleri derneğinin dergisinde çıkan şöyle bir yazı bu farklılığı gösteriyor bize. “Bugün 40 ton ağırlığında xxx hızında yyy gücünde bir bilgisayar yapıldı. bundan 10 yıl sonra 120 ton ağırlığında bundan 4 kat daha hızlı bilgisayarımız olacak” :) komik değil mi? Evet çok komik aslında.

Hala anlamamış olan varsa söyliim. Makine mühendisleri elleri ile tuttukları, gözleri ile gördükleri şeyleri ölçüp biçip bir şey inşaa ediyorlar. Kullandıkları her malzemeyi anlamak konusunda bir sıkıntıları yok çünkü her bir parça gayet net, ortada, görülebilir, dokunulabilir yani gavurca hard bişi yani hardware.

Buna göre eğer siz bir dişliye hareket aktarmak istiyorsanız bunu yapmak için dişliyle bir şekilde temas halinde olan bi başka dişli, kayış vs bir şey kullanmak zorundasınız. Eğer her bir dişli tek bir işi yapıyorsa ve yapılan iş binlerle ifade edilen çokluk ve çeşitte ise sizin makineniz binlerce dişli ve diğer şeylerde ve dolayısıyla tonlarca ağırlıkta olacaktır, bu kaçınılmazdır.

Bu açıdan makine mühendisliği (hadi şuan makineci diyelim) penceresinden olaya baktığınızda yukarıdaki öngörü gayet normaldir. Oysa diğer tarafta; önce elektrik sonra da elektronik en son da yazılımda işler hiç de öyle yürümüyor. Makineci mantığı ile yıllarca bilgisayarı icat etmeye çalışan (başaramayan) ve bugün bilgisayarın babası olarak kabul edilen Hanry Babbage amcayı da burda hayırla yad edelim.

Peki Dan Brown amca ve diğerleri neden kurgularını böyle yanlış şeyler üzerine yapıyorlar. Cevabı basit: basit olması. Halktan biri eliyle dokunup gözüyle gördüğü bir şeyi yeni/başka kavram üzerinde kolaylıkla hayal edebiliyor. Elindeki cep telefonu ile konuşabiliyor ama bilgisasayarı ile hem konuşup hem de daha karmaşık işlemler yapabiliyor. Daha bir bilgisayar ya da bu çağrışımı yaptıracak network kablolarının bağlandığı bir patch panel görünce onun da kendi bilgisayarından daha yetenekli olduğunu kolaylıkla kabul edebiliyor; çünkü daha büyük. İşbu sebeple cep telefonu TV kanallarını da çeker hale gelince hayretler içinde kalıyor, “Vayyy gavura bak içine televizyonu sığdırmış”. Mantık bir şeylerin ancak küçültülerek oraya konabileceği şeklide gelişmiş.

Hal böyle olunca kahvede bol keseden sallayan Şinasi amca bile bir zamanlar NSA’de çalıştığını söylese “Müthiş bir makine vardı, bööle hayvan kadar. İşte biz onla NSA’de bütün şifreleri çözerdik” dese biz inanılmayacak şeye inanmak istiyoruz çünkü çok gerçekçi(!)

Bunları söylüyorum çünkü ciddiyim. Uzmanlık alanı insana o konuda takıntılı olması gerektiğini aşılıyor. En iyisi hiçbir şey bilmemek sanırım. Matrix’te Cypher kardeşimizin de dediği gibi

Ignorance is bliss*

*: Cahillik mutluluktur.

1 comment Nisan 20, 2009

Etkileme Sanatı

Okuduğum son kitapta ikna etmek üzerine tekniklerden bahsediliyordu. Ben meleseyi önce kendimi ikna etmek noktasonda ele almam gerektiğine karar verdim ve öyle de değerlendirdim. Her zaman “Ahh ben neden hep böyle yapıyorum”, “Neden bunu bi türlü anlamak istiyorsun ki” vs özsorgulamalarla rahatsız olurdum. Şimdi kendimi ikna etmek nopktasında bir adım daha ilerlediğimi düşünüyorum.

Kevin Hogan denen Amerikalı bir konuşma uzmanı/danışman tarafından yazılan bu kitabı nasıl oldu da aldım okudum hayret ediyorum. Aslında her zaman popüler kültüre karşı olmuşumdur ama kitapsız kaldığım bir dönemde (Allah kimseyi kitapsız bırakmasın :) ) belki de çok farklı olacağını düşünüp aldığım bir şeydi. Belki de hiç bitiremeyeceğimi düşünmüştüm ama bitirdim işte.

Kendime farklı sorular sormak üzereyim şu sıralar. Öyle kitaplardaki teknikleri uygulama gibi bir huyum yoktur. Ama hiç bakmadığım taraflardan bakıyordu yazar ve ben de “Hıımm evet aslında…” diye küçük aydınlanmalar yaşadım.

Şimdi her zaman yapmaya çalışıp da ayapamadığım “Bırak ya düşünme, duyma, görme! Ne önemi var ki. Bırak kendi haline…” diye böyle uzun iç iknalarda bir miktar daha başarılı olduğu görüyorum. Bunu Kevin’le paylaşsam ne kadar sevinirdi garip. Yıllardır birilerini ikna etmek için uğraşan, bu konuda uzmanlaşan bir kişi verdiği tavsiyelerin biri tarafından kendi üzerinde deneneceği fikrini aklına bile getirmemiştir.

Bu tekniklerin bazılarını biraz yalancılığa dayanıyor ve ben bunları zaten biliyorum. Ama karar verme süreci, kararsızlık anları, dalgalanmalar, dikkat etme/dikkat çekme, neyin önemli olduğunu bilme/anlama, söyleme veya anlatma veya emir verme üzerine daha derin düşünmemi sağladı bu kitap. Bazı annelerin hayatları boyunca neden çocuklarına “Şunu yapmayın sakın” “Odanızı düzenli tutun” vs demesine rağmen aslında söylediği hiçbir şeyin yapılmaması başarısını neye borçlu olduğunu anladım.

Bazı insanlar da sadece söyler ve diğerleri buna kulak verip yaparlar. Bu da önemli idi benim için. Bu tür insanlar belki de bilmeden ikan etme tekniklerinin en sağlamlarını kullanıyorlar. Tekliflerimin geri çevrildiğini düşününce (yok canım hepsi değil) nerede yanlış yaptığımı tekrar düşünmüş oldum.

Bir de işin başlangıç ve sonucunun dışında süreci boyunca insanın kararlarını etkileyen hususlardan bahsediyordu. Bir işi yaparken neler bizim hevesimizi kırar, nasıl olumsuz fısıldamaların önüne geçebiliriz vs gibi şeyler. Bazı durumlarda birini ikna etmek istersiniz ama o kişi ikan olmak istese/olacak olsa bile içinde sürekli büyüyen bir direnç vardır; bunu kırmak bir çaba ve işe yarar bir yöntem gerektiriyor. Ve eğer biri bir şeye karşı istekli değilse onu(beni) istekli kılmak için nasıl harekete geçirebileceğimizle ilgili şeyler.

Ancak hepsinden önemlisi bu uzman da diğerleri ile aynı şeyi söylüyor: “İnsanları yöneldirmek için korku, endişe, pişmanlık, konfordan uzaklaşma gibi şeylerle korkutun.” Ve ekliyor “Eğer bunu yaparsanız daha az etkili olan “Bak bunu yaparsan mutlu olursun, çok güzel olacak vs” sözleri ile yapamayacağınız şeyleri yapabilirsiniz.

Ahh kapitalist dünyanın korkunç alimleri… Siz herşeyi insan psikolojinin bir oyun hamuru gibi oynanıp şekillendirilmesi ile yönetiyorsunuz. Büyük deneylerle keşfedilmiş insan ruhuna/psikolojisine/alışkanlıklarına ait şeyleri reklamlarınızda sonuna kadar kullanıp insan ruhunu kolaydan yaşlandırıyorsunuz.

Ancak bunun nasıl yapıldığını bilmek de birşey. Hem karşı durmak hem de yeri geldiğinde kullanmak için.

Bu amcanın kişisel sitesi http://www.kevinhogan.com, ticari sitesi http://www.kevinhogan.net imiş. Şimdi farkettim ki kitap boyunca yaptığı çalışmalarla bana bedava reklamını yaptırmış lavuk. Neyse oldu bi kere :)

Son olarak da merak edenler için web sayfasından orjinal(ingilizce) bir mini seminer (bir yerde webden yapılan seminere webiner dediklerini görmüştüm) videosu.

Add comment Nisan 8, 2009

The Golden Man (Altın Adam), Improbable (Olasılıksız), Sıradaki (Next) lütfen…

Bilim-kurgu üretimi açısından çok başarılı geçen 1950-1980 yılları arasında ortaya konan hikayelerin bugün itibariyle sondaja mağruz kaldığını görüyoruz. Artık içi geçmiş, kurumuş, su değil nem bile bulunmayan kaynakları eme eme bir kaç damla bulma telaşına düşmüş Hollywood sinema sektörü zor günler yaşıyor anlaşılan.

Hafta sonunda izlediğim Next filmi bunu haykırarak ilan ediyormuş ne zamandır ama bana izlemek yeni nasip oldu. Önce sinemanın önüne bir iki kalın kitap koyayım da beyazperdeyi görüş açınız biraz daralsın -belki de açılır- istiyorum.
The Golden Man Philip K. Dick tarafından 1954 yılında yazılmış cici bir bilim-kurgu romanı. Malesef Türkiye pisayasında bulamadığım bu kitap yaşadığı anın birkaç dakika ilerisini görebilen Chris kardeşimizin enteresan hikayesini baya dolgun malzemeyle anlatmakta (imiş). Kitapta işin içinde insanlık, canavarlar, mutantlar vs de bulunuyorsa da bu kitaptan uyarlanarak çekilen Next filminde böyle bir derinlik görememekteyiz. Neyse bu burada kalsın.

Bir de Adam Fawer amcamızın 2006 yılında yazıdğı ve herkesin bir solukta okuyup bitirdiğini duyduğum Improbable (Olsalıksız) isimli eseri var. Bu kitabı okuyalı birkaç ay oldu ama bu zaman zarfında bütün o yazılanları unuttuğuma sevinmiştim doğrusu, taa ki sıradaki (Next) gelinceye kadar. Zira Next her ne kadar The Golden Man‘den etkilendiğini söylese de hikayedeki basitlik, bir iki kurgusal malzeme Olasılıksız’dakikinin aynı. Aynı kumarahane kaçkını adam, aynı geleceği görüş zırvası, aynı etkilenme ve değiştirme, aynı basitlik, aynı deha gibi görünen laf salatasının ortaya koyduğu hiç. Hele ki adamımızı sandalyeye oturtup da gözlerini açık tutmaya çalıştıkları o mekanın tarifi bile Olasılıksız’dakinin birebir aynı idi.

Sonra Chris’in aslında belki de istemeye istemeye gördüğü bir iki dakika sonrası sahnelerin tıpkı olasılıksızdaki gibi adamımız tarafından zorlandığında şöyle yapsam nasıl olur, böyle denesem ne çıkar gibisinden denenip nerdeyse sonsuz geleceğin bütün ihtimallerini görmesi mevzusu ise Next’e Olasılıksız‘dan kalan bir miras daha. Her ne kadar Next bu konuda kendi içinde tutarlı olamasa da yine de istatistik ve olasılık konularını Chris’in beyin hücrelerinin kıvrımlarına yerleştirmiş. Tabi işin içine sara hastalığını katmamış ki süper adamımızın karizması zedelenmemiş olsun. Zira Hollywood izleyicisi kusurlu süperadamları sevmiyor, sakat malzeme çok kar getirmiyor.

Lafı bu kadar döndürdükten sonra aslın anlatmak istediğimin bir önceki durakta kaldığını farkeder etmez hemen şu Olasılıksız kitabımıza dönelim. Ne zamandır eleştirisini yazmak istediğim bu kitabı diğer komşularyla anlatmak nasip olacakmış demek ki. Hani şu Show TV‘de 5 yıl önce (belki hala vardır bilemiyorum) her pazar oynatılan hareketli televiyon filmleri vardı ya, işte onun kadar macera, hareket, dinamizm, sarsıntı, gürültü, tehlike, güzel kadın, karizmatik ve yakışıklı esasoğlan, nükleer denemeler, bomba paniği, müslüman terörist kabilinden malzemeleri verebiliyor bize bu kitap; heyecanı burda. Mantık ve mantıklı olma yolunda okuyucuyu kandırmak için ciddi bir çabası yok zira siz zaten matematikten anlamıyorsunuz, acayip isimli kimyasalları bilmezsiniz, sara hastalığının çözülemeyen gizeminden haberiniz yok, ve tabii ki gelecek size göre değiştirilebilir, oynanabilir, görülüp gözlemlenebilir bişey, çünkü siz bilim-kurgu okuyucususunuz. Buradaki bütün çabaya saygı duyuyorum ama bir yazar nasıl olur da bir kaç bölümde anlattığı bir adamı son anda sadece okuyucuyu şaşırtmak, bir gizem havası katmak, ve güya gözden kaçırılanı şaşkınlıktan ağızları açık bırakmak amacıyla son bölümlerde “Bu adam var ya, hah işte o adam bu adam değil, o aslında şu adam” diyerek okuyucusunu geri zekalı yerine koyar ki. Eksik kaldığı noktaları bu tür hilelerde kapatmaya çalışmasaydı diyorum başka birşey demiyorum.

Gelelim Next‘e. Bu filmden büyük keyif aldığımı peşin peşin söyleyeyim. Ama izlediğim şey bir sinema filminden çok uzunyol otobüslerinde gece izleye elverişli bir eğlencelik, bir televizyon filmi gibi bişeydi. Nicolas Cage gibi bir ustanın oynadığı bir filmin bu kadar basit amaçlarla ortaya çıkmaması gerekiyordu bence. Daha derin bir içeriği, daha etkileyici görselliği (ki burda idare eder düzeydeydi), daha büyük bir iddiası olması gerekiyordu ve olabilirdi de. 96 dakikalık bir eğlence için kendini tüketen Nicocal Cage kendisine ve hayranı olan bana büyük yanlış yapıyor. Hem zaten yazının başından beri farketmişsinizdir ki film konusu ve kurgusu itibariyle büyük yanlışları miras alıp düşe kalka yoluna devam ediyor ve ben buna itiraz ediyorum.

Yine 50li yıllarda bir ustadan rica edilerek o an uydurulması istenen bir konu Azınlık Raporu filminde kullanılmıştı. Sırf konu başlığından güzel bir sinema filmi yapan Hollywood eski güzel günlerini özeleyeck gibi.

11 comments Mayıs 26, 2008


Etiketler

atasözü ayar bilişim blog bobiler cebit DNS editör Eğlence film firefox font fuar Genel giriş google Hayat hollywood IP kanun kitap Kültür Sanat Sinema küçük emrah mce microsoft murphy mühendis problem Programlama sanat sezai karakoç sinema Siyaset terminator ters tiny mce türk filmleri wordpress yasa yasak Yazılım yhprum şey şiir

Popüler Yazılar

Takvim

Kasım 2009
M T W T F S S
« Sep    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En Son Yazılanlar

İstatistik

Meta