Etiketlenen YazılarGenel

Sonunda kavuşabildim

Uzun süredir wordpress’uygulanan yasak yüzünden günlük sayfama değil girdi eklemek okumak için bile açamıyordum. Neyse ki bir sitede wordpress ve diğer yasaklı sitelere giriş için yapılacaklar anlatılmış ve bu yol şimdilik açık bırakılmış :)

Şimdi belki buraya yazmanın bir anlamı yok ama kayıtlara geçmesi açsıından söylemiş olayım.

Efendim ağ bağlantılarımdan eğer kablosuz ağdan bağlanıyorsanız “Kablosuz ağ bağlantısı” kablo ile bağlanıyorsanız “Yerel ağ bağlantısı” simgesi üzerine gelip sağ tuşa tıkladığınızda çıkan “Özellikler” seçeneğine tıklıyorsunuz. Burada  bu bağlantının kullandığı elemanların listenediği bir liste var. Buradan (muhtemelen) en altta bulunan “Internet Protocol (TCP/IP) seçeneğine tıklıyorsunuz.

Çıkan pencere ikiye ayrılmış durumda; üstte IP adresi ile ilgili altta da DNS Server ile ilgili ayarlar var. DNS sunucusunu elle girmek için oradaki iki seçenekten alttakini seçip DNS IP adresini girmek için konulan yazı alanlarının aktif olmasını sağlıyor ve oraya -aralarında noktalar olmak kaydı ile- 4.2.2.1 ve ikincisine de  4.2.2.2 giriyor ve tamam diyorsunuz.

Yani son tahlilde o bahsettiğim penecere şuna benzeyecek:

WordPress Yasak Kaldırma

Bundan böyle wordpresse girebileceksiniz. Türk telekomun bu kapıyı neden kapatmadığını ya da kapatabilip kapatamayacağını bilemiyorum, teferruatını araştırma fırsatım olmadı.

Add comment Aralık 17, 2007

Cebit 2007 izlenimleri

İlk duyduğumda çok etkilendiğim cebit bilişim fuarına bu yıl gidip görmek, yakinen tanımak nasip oldu. Ne yalan söyleyeyim her yerde “bu yıl çok sönük, gittikçe popüleritesini ve önemini yitiriyor” söyemlerini gördükçe gördiklerimden daha da az etkilenebildim.  Zira gidip gördük, gezip tozduk. Fuar dediler teknoloji dediler, bi numarasının olmadığını gördük. Pazar yerinin 10 tane devasa salondan oluşan teknoloji çer-çöpünün doldurulduğu bir yer işte.

İlkin Tüyap Fuar merkezinin o devasa yapısı çok hoşuma gitti, bunu söylemeden geçmeyeyim. İkincisi teknolojiyi sevseniz bile hata teknik-teknolojik bir hasta bile olsanız o kadar çok alet-edevatı birarada görünce pek de ilginizi çekemiyor cebinizde para olmayınca. Bi de zaten internetten takip ettiğiniz teknolojilerin en fazla aynılarını ya da daha düşük sürümlerini görmek size bişey katmıyor, keyif vermiyor. En çok gözümüze sokulan telefonumsu teknolojiler bile yeni birşey vermiyordu o güzelim fuarda. En fazla Avea standında (daha doğrusu salonunda) dans eden kızlar, arada hediye edilen avea telefonlar (sanırsam bunlarda sadece avea çalışıyor), kalem malem, şapka mapka ve poster moster ilgi çekebiliyordu. Turkcell standında 2MB lik gprs başlangıç paketlerinden hediye etmeleri çok hoşuma gitti ilkin. Bir kart alıyorsunuz, tıpkı kontör kartları gibi. Arkasındaki numarasyı sms olarak gönderiyorsunuz ve 2MB lik kotalı bir internet paketine sahip oluyorsunuz. İlk aldığımda ne olduğunu anlamadığım bu kartın ne olduğunu keşfedince standın etrafında bir tur daha atıp gidip bi kaç tane daha aldım ama ne fayda, bir defa kazıyınca ikincisine izin veriyorlar en fazla, o da 30 gün sonra. Ya dabaşka bişey, ne fark eder ki ille bi kısıt koyuyorlar işte. Zaten numarayı göndermek bi fayda vermedi, sonrasında bir bilgilendirme mesajı bekledim gelmedi, ben de hesabım aktifleşmiştir deyip internete girdim ama kontörüm gitti gene. Ulan türksel yapılır koskoca fuarda, ayıp be kardeşim.

En dipteki Digiturk salonu harbiden içerde yatıp yuvarlanılacak cinstendi ama benim vaktim olmadığı içn orda pek durmadım, zaten o güzelim salona vurulup televizyon gibi bişeye para verecek adam değilim ya neyse.

İlk 3 salonu işadamalarına ayırmışlar, benim torpilim vardı, gittim gördüm ama yine hüsran, yine ayrılık. Bilmiyorum belki de büyük işler böyle tatsız yerlerde yapılıyor ama ben bu fuara vurulmadım malesef. O ne biçim işadamı standı yahu, bir kaç yazı asmışlar oraya; “çakmaklara gaz doldurulur” kabilinden ve iş bekliyorlar, belki de sadece konuşacak birini arıyorlar :D valla ben anlamadım, anlayana aşk olsun.

İstanbuldaki etkinliklerin tam bir listesini sunan bir web sayfasının tanımını yapan istanbul valiliği standı (ya da onun gibi bişey) azcık ilgi toplayınca ben de gittim, baktım. http://etkinlik.istanbul.gov.tr adresinin tanıtımı yapılıyordu ve benim hoşuma gitti. İçimden “Aa ne güzel burdan öğrenebiliyoruz” falan gibi şeyler geçirirken arkadan iki genç kardeşim geldi benim gibi :)

“Olm siteye bak lan”

Ben bu çağırma ünleminde tıpkı benim duyduğum gibi bir ilgi duyulduğunu sezdim ama bir süre bekledikten sonra gelen cevap ilginçti.

“Ne biçim tasarımı var lan bunun, nasıl bi site bu”

“Doğru, çok çirkin”

deyip çekip gittiler benim şaşkın bakışlarımın üstünden. Az çok tasarım olayından ben de anlıyorum ama hiç o taraftan bakmamıştım siteye. Günübirlik bi dünya işte, ben tasarımı eleştirmek için baksaydım onlardan daha acımasız bi yorum yapardım muhtemelen ama benim gözüm bu tarafını görmüyordu. Demek insanların beğenisini kazanmak için bazı şeyleri saklayabilmek, dikkatini çelmek gerekiyor. Benim aklımı çelebilmeleri gibi yani. O devasa etkinlikte de bunu yapamadıkları zaman boşa zaman harcadıklarını farketseler iyi olur.

Bir de kapitalizmin güzel görünümlü standları arasında devlet erkanına ait (herhalde nüfus müdürlüğü ya da valilik gibi bişeydi) bir standta orda görmeye alışkın olmadığımız bi şekilde şişman, bakımsız, pos bıyıklı ve saygısız davranışları olan bi görevli amca kimsenin yapmadığını yaptı ve bi sigara yaktı güzelim mekanda ki bu pamukkalenin beyazında bir hayvan dışkısından farksız görünüyordu orda. Yazık diyorum başka bişey demiyorum.

Ve girisi… Orta salonlarda küçüklü büyüklü birsürü standta stand görevlileri müşteri bekliyordu, kağıtlar dağıtıyordu, kızlar ilgi çekmeye çalışıyordu, türk telefom standında şapka dağıtılıyordu vs vs vs vs. Gitmeden önce “Gitme yahu bişey yok” diyen çok oldu ama dinlemedim, kendi gözlerimle görmem lazımdı, gördüm.

Add comment Ekim 15, 2007

Fatih Akın askerlik yapmak istemiyormuş

Baazı gastelerin uyduruk köşe yazarlarının üslubu ile, dedikodu-vari bir başlıkla yazı yazmak hoşuma gitmiyor ama mesele biraz karışık, ne yapayım.

Çook ünlü yönetmenimiz(!) Fatih Akın beyefendi Cannes gibi büyük yerlerde ödüller falan almış, sonrasında da röportajda askerlik mevzuuna değinmiş. Ve demiş ki “Türkiye beni askerlik için çağırıyor ama ben istemiyorum. Elime silah alacağıma bir kağıt parçasından (Türk vatandaşlığını kastediyor) vazgeçerim daha iyi”.

Şimdi ben bu herifi zaten “Ben bir Alman yönetmenim” dediğinde sevmemiştim. Filmlerinde bize dair bir üslup ve kültür barındırmadığını gördüğümde de üzülmüştüm; “Yahu iyi hoş da biraz da bizden zenginlik katsaydın ya, hem böyle daha da güzel olurdu” deyivermiştim. Yaptığının daha da güzel olması açısından istemiştim bunu, yoksa zaten herhangi bir başarılı yönetmen kadar başarılıydı zaten ama ben Türk olduğu için(!) hani daha da iyi olmasını temenni ediyordum ki herif meğer Türk değil Alman mışşşş.

Şimdi bir Alman için bir kağıt parçasını çöpe atmak kolaydır tabi. Tabi bi yandan da İstanbullu olmak gibi üstün bir hasleti de bırakmıyor ya sayın Akın, bu açıdan onun için çok da sorun değil, Türk olmak, Türkiyeli olmak vs. Yeter ki onun rahatını bozmasınlar. Ha bu rahat bozmayı ben söylüyorum, onun söylediği “eline silah verilmesi” hususu. Bu Fatih beye çok dokunuyormuş, yani öyle korkaklıkla, tembellikle, sorumsuzlukla falan bi alakası yok. Devlete, millete karşı borç, görev vs bunlar konusundan (benim anladığım) ortak paydadayız ama “silah ters”.

O halde gel de patates soy be abicim desek ne derdi acaba. Askerde patates de soyuluyor, iğne, aşı da vuruluyor, çöp de toplanıyor, yazı da yazılıyor, idman da yapılıyor, hiçbir şey de yapılmayabiliniyor… Üüüüf askerde yok yok. Kim söylemiş ki buna askere gidince eline silah verileceğini. Onun gibi salaklar vatan evladını kurşunlamasın diye silahtan uzak tutarlar zaten ki bu hem onun hem de bütün milletin salahiyeti açısından gerekli. Yani askerliği bir silaha endeksleyen bu kardeşimizin cahiliye adetlerini bırakıp askerliği hakkıyla idrak etmesi lazım.

Burada değinilmesi gereken askerliğin bir vatan borcu olmasının dışında herkesçe ille de yapılıp yapılmayacağı konusu var. Bana sorarsanız askerlik bütün güzelliğine, faydasına, şerefine rağmen herkesçe yapılmak zorunda(!) olunan bir meslek, bir iş, biruğraş olmamalı. Sonuçta kendi kural ve yaşam biçimi var ve gerçekten oldukça katı. Buna herkesin katlanması mümkün değil. Bu açıdan “ille de herkes askerlik yapmalıdır” düşüncesi bana göre çok da doğru değil. Fatih Akın da bu yönde kendisinin askerliği kaldıramayacak bir karaktere sahip olduğunu düşünüp fikir beyan edebilir. Bu beyanın içinde Türkiye vatandaşlığından bir kağıt parçası diye bahsetmesi pek de mantıklı olmazdı doğrusu. Öyleyse…

Öyleyse bu adam şudur, budur demenin bir anlamı yok, herif zaten Alman. O yüzden bu kısmı geçip başka bir noktayı irdelemek istiyorum.

Bu kişinin bir yönetmen, bir sanat adamı, bir kültür insanı, bir üretici, bir usta olduğunu düşündükçe kültür denen kavrama, soya sopa, millete, diğer bilimum değerlere ne kadar öküz hayvanı bakışıyla baktığını görünce fena dumura uğradım doğrusu. Ulan madem bu kadar boştun ne diye sanatçıyım diye çıkıyorsun ortaya. Ben de diyorum: “Bu hıyarın yaptığı şeylerin neden bende sıcaklık uyandıran sağlam bir temeli yok, ya da ben bulamıyorum, herhalde birazcık bizden uzak oluşundan”.

Hem ustayım diye çıkacaksın, hem de askerlik deynce aklına “elinde silah olan bişey” gelecek. Senin hayata dair şeyler hakkındaki bilgin bu kadarsa bize ne anlatabilirsin a Allahın Almanı.

Ne diyeyim. Vatan sağolsun!

Add comment Ekim 2, 2007

WordPress zengin metin editörü probleminin çözümü

WordPresste neler oluyor yazımda wordpress zengin metin editörünün kayboluşunu ve diğer gıcıklıkları dile getirmiştim ama o zamandan beri problemlere çözüm bulamamıştım.

Meğer problemin temelinde yatan sebep bize uzak bir mevzu değilmiş, bildiğiniz font muhabbeti, ırk,din dil ve milliyet çatışması :) Yani gidip tercihler bölümünden seçili dili Türkçeden İngilizceye çektiğinizde editörünüz tekrar açılıyor. Bundan sonra tekrar Türkçe yapınca da bozulmuyor ve keyfinize bakıyorsunuz.

Aslında yazılımsal sorunlarda bu dil meselesini bi defa olsun karıştırmakta fayda var bence. Kaç yıl oldu hala fontlardaki dil karmaşasını halledemediler, standardizasyonun bu kadar ağır çalıştığı başka bir konu var mıdır bilmem.

Her neyse yine yeni yeniden wordpress in tiny mce editörü ile mutluluklar…

1 comment Eylül 28, 2007

İnsan vücudu kaç watt elektirik üretiyor?

257 WATTS Body Battery Calculator – Find Out How Much Electricity Your Body is Producing – Dating

JustSayHi – Free Online Personals

Yukarıda görülen yarı reklam, yarı bilgi kutucuğu bana ait, benim elektiriğime :)
Yani benim vücudum tamı tamına 257 watt elektirik üretiyormuş. Buna göre ben bu halimle:

  • 3 tane lambayı yakabilir
  • 64 tane iPod çalıştırabilir
  • 1 tane XBox 360 çalıştırabilirmişim.
  • Benim gibi 4 tanesi biraraya gelse bir buzdolabını çalıştırabilirmişiz

Her ne kadar sitenin yaptığı analize göre ortolama bir insandan %3 daha fazla enerji ürettiğimi söylese de ben bu bilgileri aldıktan sonra kendimi çok enerjik hissettim, çok elektirikli :)

Add comment Eylül 20, 2007

Çok mu kıskancım yoksa gerçekten bir adaletsizlik mi var?

Buradaki habere göre öğretmenlere her yıl olduğu gibi bu yıl da 450 YTL tutarında eğitim-öğretim yılı başında kırtasiye yardımı yapılıyormuş. Öğretmenler de bu yardımı yetersiz bulup bunun en azından(!) 1 maaş miktarı kadar (aşağı yukarı 1000 ytl civarı) olmasını istiyorlarmış.

  • Öğretmenlerin memur olduğunu, genellikle yine başka bir öğretmenle evli olduklarını ve bu öğretmen karı-kocanın çok büyük olasılıkla aynı yerde çalışabilme olanağını gözönünde bulundurunca,
  • yasaya göre memur kapsamında çalışan birinin ek iş yapmasının (mesela çarşıda pazarda çorap satmasının) yasak olduğunu ancak öğretmenlere bunun yasak olmadığını düşününce,
  • bütün memurların yıl boyunca yaklaşık 30 gün civarı bir izne hakkının olduğunu ancak öğretmenlerin öğrenciler gibi her tatil fırsatından yararlandığını ve 3 aylık yaz tatilini de doya doya kullandıktan sonra devlet babanın onlara (yani memurlara) verdiği 30 günlük izni de bir güzel kullandıklarını düşündükçe
  • yasaya göre izinli olmadıkları halde yine de icap ettiğinde özel ders verip iyi paralar aldıklarını ve bu konuda yakalanma veya ceza alma gibi durumları olmadıklarını düşündükçe
  • bütün bunların üstüne öğretmenlerin aldıkları bu parayla ders verdiği öğrencilerine kırtasiye yardımı falan da yapmayacağı açıkken

bu uyduruk yardımın verilmesini bir türlü anlayamıyorum. Öğretmen bunu öğrencisine vermeyecek, okulda kullanacağı malzemeyi de okuldan alıyor ( ya da almalı, eğer vermiyorlarsa birkaç defter kitap alabilmeli), kendi çocuğuna yardım olsun diye veriliyorsa çocuğu okuyan memur bir tek öğretmenler değil. Bu nasıl bir yeme yoludur anlamıyorum.

Yukarıda saydığım hususlar açıktır ki en rahat memur öğretmenler iken başta Kemal Sunal’ın öğretmen filmini kullanıp her daim kendilerini acındırmalarını esefle kınıyorum. Yıllardır onların ellerinde olduğumuzdan “öğretmen kutsaldır” falan saçmalıklarını enseme vurdukları an söyleyesim geliyor, resmen beynimizi yıkadılar ama ya sonuç. Bugün eğitim-öğretim sorunumuzun bütün müsebbibi siyasiler, dış mihraklar, parasızlık vs olamaz asla. Öğretmenler kendilerinde hiç suç bulmaz ama sorsam herkes en az bir öğretmeninin ne kadar andaval, ne kadar gerizekalı ve haramyiyen olduğu söyleyecektir. Çoğunuzun “ben aslında tarih dersinden çok hoşlanırdım, filan hoca gelip bütün keyfimi kaçırana kadar…” diyeceği bir hatırası vardır. Bunun dışında tabi tam tersi iyi hocalarımız da vardır ama zaten kötü olmayana aferin denmez ki, eğitim gibi ciddi bir işi “eh” mesabesinde yapan, hatta bunu da yapamayan ve üstüne üstük sürekli “öldük, bittik” dramalarını oynayan öğretmenler istemiyorum ve bunu hakettiğimizi de düşünmüyorum.

Yukarıda yazdıklarıma itiraz edenler olacaktır, “yok aslında bu böyle değil aslında sen yanlış biliyorsun” itirazları gelebilir ama gerek yok. Sonuçta işleyen, hayatta olan kanun, nizam bu. Buna binaen ben de 450 YTL ve artı 2 maaş ikramiye istiyorum.

Add comment Eylül 13, 2007

Pavarotti öldüüüüüüüüüüeeüüüüüü!

Dünyaca ünlü İtalyan opera sanatçısı Pavarotti allahın takdirine razı gelmiş, kendisini almaya gelen kafilenin peşine takılıp bizi gürültüsüz dünyalara salmış. Her yanda şirin resimlerini gösterip bak bu dünya tatlısı adam da öldü falan diyorlar. Bilmiyorum bu haberin sunumunda herhangi başka birininkinden farklı bir sunum yaptılar mı ama bana yapıldı gibi geliyor.

Bu beni rahatsız etmiyor, bilakis ölenin ardından iyiliklerin anılması hoşa giden bir davranıştır. Asıl kafamı karıştıran haber sitelerinde haberin altındaki yorumlar. Meğer ne çok seveni, saygı duyanı, dinleyeni, hayran bırakanı varmış bunun. Dürüst olmak gerekirse o bağırtılardan hiç hazetmiyorum, sanat olarak da görmüyorum, (sağlıklı)insanın bundan zevk alacağını da sanmıyorum, benzersiz, değerli, lazım bişey olarak görmüyorum. Böyle düşündüğüm için dinlemem de ben bu opera zımbırtısını. Ama adamcağıza da bi kastım yok, sempati bile besliyorum.

Oysa “o bir mucizeydi, dünya bir melek kaybetti” diye yapılan yorumları hiç samimi bulmuyorum. Bunları yazanların o adamcağızı dinlediğini, severek dinlediğini hiiç sanmıyorum. Zaten bizde bu konuda komple bir yalancılık var bana göre. Hangi sanatçımız olsa toplumun sevgilisi imiş meğer, bunu öğreniyoruz ama ancak öldükten sonra. Hayattayken Barış Manço dinlemek size bir burun kıvırma olarak geri dönüyor ama adamcağızın ölüsü üzerinde mum yakanlar, daha geçen gün siz Barış dinlerken size burun kıvıranlar ona gereken değeri vermediğinizi iddia edebiliyor.

Ne kadar uluslararası olmuşuz ki elin adamı üzerinden de aynı yalancı tavrı yaşatıyoruz. Yazık.
Müslüman olmayan iyi insana öldüğünde Osmanlı’da “Toprağı bol olsun” derlermiş. Müslüman olmayana allah rahmet eylesin demek yanlıştır çünkü. O yüzden bu koca adamın toprağı bol olsun, hepimize daha dürüst tepkiler nasip etsin Allah.

Add comment Eylül 6, 2007

The Bourne Ultimatum’a bir bilet

7 eylülde ülkemizde vizyona girecek bir Matt Damon filmi The Bourne Ultimatum. Sanırım Son ultimatom adıyla türkçeleştirilmiş, eh bundan önceki 9. sınıf aksiyon filmi adını ve alakasızlık örneği olan ikinci filme layık görülen türkçeleştirmeyi düşününce bu sefer biraz daha yaklaşmışlar; en azından orjinal isimden bir kelime alabilmişler. Bu film de Rocky serisi gibi uzarsa herhalde 7. filmde falan birebir isim uygunluğu görmemiz mümkün.

Her neyse film önümüzde cumaya vizyona giriyor ve benim bu filme götürebileceğim kimse yok. Aslında mesele yalnızlığım ve biriyle çıkmıyor olmam bağlamında değerlendirilmemeli, zaten derdim de o değil. Ama bu kadar çok beğendiğim bir filmin çok beğenilen son serisini tek başıma izlemek istemiyorum. Bir film izlenebilir ve güzel olması bağlamında notlandırılabilir ama sizin sevmeniz başka şartlara da bağlı malesef. Tek başına mırın kırın sinemaya gidip, alık alık bilet alıp birkaç dakika bekledikten sonra salona girmek, yanına tanımadığın ama birbirlerine fena halde yapışmış (işte kucaklaşma, yapışma, elele tutuşma, kavrama şeklinde tavırlarla) insanların ortasında bir yere kıvrılıp izliyorsun filmi. Heyecan hissettiğinde karanlık salonda tepkisini merak ettiğin birinin olmaması (bu tepki surat silüetine bakma, elini tutma, itme, kakma, kulağına bişiler fısıldama ya da film beğenilmediğinde dışarı çıkarmaya zorlama şeklinde olabilir) herhalde sinema sektörünün en büyük darboğazlarından biridir. Birgün insanlar sinemaya yalnız gitmesinler diye yapımcılar bazı faaliyetler içine girecekler inancındayım.

Neyse geçelim benim durumumu filme odaklanalım. Geçmişi olmayan adam gibi abuk bir isimle ilk defa karşımıza çıktığında bu güzel Matt Damon filmi çoğu kişiye bir zamanlar pazar günleri show tv’de yayınlanan kalitesiz aksiyon filmlerini anımsatmıştı ve anti-pati topladığından olsa gerek kimse ben “geçmişi olmayan adam” filmini izledim çok güzeldi diyemedi. “Hadi ya, biz de geçen ben doğarken ölmüşüm isimli şaheseri izledik harikaydı” falan gibi tepkiler alan olmuştur sanırım ama yine bu de film o günleri atlatıp ikinci film için baya bir hayran toplayabildi. Medusa darbesi ismiyle ikinci film çıktığında seri fimlerinde çoğunlukla olmayan ama olduğunda beni çok mutlu eden birşey oldu. Gerek sinemasal etkisiyle, gerek oyunculuğu ve gerek de ortaya konan çaba bakımından ikinci filmde birincisinden çok çok daha güzel bir iş ortaya kondu. Zaten iyice olgunlaşıp kıvama gelen hikaye daha da çekici bir hale de geldiğinden izleyicilerin çoğu medusa darbesini geçmişi olmayan adamdan daha çok beğendi.

Bu güzel eseri ortaya koyan Robert Ludlum 2001 yılında dünyaya gözlerini yummuş olsa da Bourne kardeşimizin son ultimatomu bizi yeniden sinemaya çağırıyor. Yakışıklı yüzü, hayvani bedeni, ifadesiz yüzü, çelik gibi sağlam karakteri (“who am I?” diye inlese de), korkusuzluğu, bilgisi, yetenekleri, hırsı, hayatta kalma arzusu, merakı ve üzerinde tuhaf ve şık duran sevgisi ile Matt Damon kardeşimi sabırsızlıkla bekliyorum.

Ama yalnız :(

Add comment Eylül 6, 2007

WordPress’te neler oluyor?

Milletimizin hasta olduğunda başvurduğu tedavi yöntemlerinin başında gelir zamana bırakmak. Zaman ilaçtır, hem de her derde deva olan türden. Bazılarımızın bir hemşire, sıhhıye tarzında derin tıp bilgisi olan akrabası vardır ve bunlar da onların her daim tevsiye ettiği ilaçları -ki bunlar çoğunlukla antibiyotiklerdir- kullanır. Her neyse buradan konuyu bağlayamayacağım :P

Yani demem o ki geçen yazıda wordpress’te garip şeyler döndüğünü söylemiştim ama bunun birkaç gün içinde çözüleceğini sanmış, en azından ummuştum. Lakin görünen o ki:

durum iyileşmek yerine daha da kötüye gidiyor. Ediötürüm resimde görüldüğü üzere kaybolmuştu ve hala geri dönmedi. Kod sekmesinden düzenlemeler yapılabiliyor ancak inanın hiç tat vermiyor. Bununla bitse iyi. Son sıralarda (tuhaflıkların başlamasından bu yana) yolladığım girdilerin hiçbirinde resimlerimi göremiyorum. Girdi içindeki resimlerin olduğu yerler boş. Acaba sırf benim makinemde mi görünmüyor diye anonim gezinti numaralarına başvurup baktığımda resmin görüntülendiğini gördüm.

Şöyle bi baktım; “acaba wordpress paralı hizmet veriyor da ben demo süresini aştım diye yetenekleri mi kısıyorlar” diye ama öyle birşey de bulamadım.

WordPress’i komple yok etmeye çalıştılar (1,2)olmadı, şimdi de özelliklerini kısa kısa bıktırmaya çalışıyorlar anlaşılan. Hadi ben bunu scribefire ile bir şekilde aşıyorum ama inanın insanın tadı kaçıyor küçük de olsa böyle problemleri görünce, sinek küçük ama mide bulandırıyor yani.

2 comments Eylül 5, 2007

Ratatouille

Minik fare kükredi, kedi pırrr uçuverdi…

Sinema ve çizgi dünyasında devrim devrim ilerleyen pixarın son marifeti olan aşçı fare çizgisi vizyona gireli epey oldu (2 hafta). Ben ancak bu hafta sonu izleyebildim bu acayip hikayeyi.

Meselenin eleştisinie geçersek hemen: Çizgiler, renkler, görüntüler harikulade haliyle sizi tatmin edebiliyor kesinlikle. Tatmin dedim çünkü pixar kendi koyduğu çıtayı da sürekli yukarı çekmekten kesinlikle çekinmiyor. Zaten bu konuda şikayet edecek birini de tahmin etmek istemiyorum. Böyle birinin kesin bi gıcığı vardır. :)

Hikaye de yeterince iyi gibi dursa da eserin bir çizgi sinema olması durumu kurtarmış bana göre, çünkü insanların çoğu gerçek bir fare ve yemek kavramını yanyana getirince ister istemez iğreniyor ve doğru olan da bu. Son sıralarda türlerin sınırlarını kaldırmayı amaçlayan bir topluluk var. Genellikle bunu sinema, kitap, çizgi-eserler gibi sanat elemanları ile sürekli gündeme getirip duruyor. Bu bir zamanlar hayvanlara konuşma yetisinin kazandırıldığı masallardan oldukça farklı bir yaklaşım. Orada bunun böyle olmadığını zaten biliyordunuz oysa burda fare hep fare ama ille de insan gibi davranmak istiyor. Yani tür, ırk, cins gibi kavramların içine ediliyor. Ha bundan dolayı rahatsızlığım tamamen ayrı bir konu olduğundan uzatmıyorum.

Konu itibariyel oldukça eğlenceli olması gereken film sizi pek eğlendiremiyor malesef. Espirilerin ardarda patladığı hiçbir yer yok. Birden değişen bir senaryo, hayretlere düşüren sonuçlar yok. Herşey tahmin edilebildiği gibi. Daha çok çocuklara hitap etmek istediğinden böyle diicem ama arada bir verilen olgun mesajları da çocukların anlaması mümkün değil. Her neyse bu film Pixar’a daha doğrusu pixarın da sahibi Walt Disney’e acayip para kazandırdı. Film gösterimdeyken http://www.imdb.com’da illk 250 film sıralamasında ilk 30lara kadar geldi.

Yarı mutluyum bu film hakkında, ötesini siz bilirsiniz…

Add comment Eylül 3, 2007

Previous Posts


Etiketler

atasözü ayar bilişim blog bobiler cebit DNS editör Eğlence film firefox font fuar Genel giriş google Hayat hollywood IP kanun kitap Kültür Sanat Sinema küçük emrah mce microsoft murphy mühendis problem Programlama sanat sezai karakoç sinema Siyaset terminator ters tiny mce türk filmleri wordpress yasa yasak Yazılım yhprum şey şiir

Popüler Yazılar

Takvim

Kasım 2009
M T W T F S S
« Sep    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En Son Yazılanlar

İstatistik

Meta