Şikayetvar.com’dan şikayetim var

İlk duyduğumda çok sevdiğim hizmetlerden biri olan www.sikayetvar.com sitesinin kalitesini (!) bugün görmüş oldum. Sağolsun avea isimli cep telefonu operatörünün müşteri hizmetleri beni yanlış yönendirdiği için param heba olduğundan ve bana döneceklerini söyleyip de unuttuklarından yakınmak bir yer arıyordum ki sikayetvar.com geldi aklıma.

Minik bir huzur duydum ilkin ve hemen üye oldum. Giriş yaptıktan sonra ekranda şikayet yaz butonuna bastım bir ekran açıldı, ordan da giriş yapmamı istiyordu, ilgilerimi yadım ve butona bastım, ama giriş yapmadı, sonra tekrar, sonra tekrar ve tekrar. Hayır giriş yapmıyordu. Herhalde ir sorun var deyip önce üye sayfam denilen yere, daha sonra da sitedeki olsı sorunu bildirmek için iletişim kısmını girdim. Her iki sayfa da bomboştu.

Açıkçası bu kadar mühim bir iş yapan sitenin teknik olarak bu kadar zaıf olmasını kabul edilemez buluyorum. eğer sorun teknik bir hata değil de kullanıcının şikayet girmesinin önüne geçmeye yönelik bir girişimse bu resmen mide bulandırıcı bişey. Daha önce bu sitenin büyük şirketlerle anlaşmalı bir şekilde şikayetleri susturup mutlu sonuçlandırdığını duymuştum ama insanları şikayet girme konusunda da bezdirmek…

Evet şikayetvar.com’dan şikayetim var ama bunu söyleyecek uygun bir platform yok. Acaba bir şikayet iletme platforu da biz mi kursak?

1 comment Kasım 2, 2009

Windows tabanlı telefonlarda internet nasıl paylaşılır?

Güzelim Xperia X1i telefonum için yeni aldığım internet paketini bilgisayarımdan kullanmak istedim. “Aman ne var ki bunda” dediğim kolay işlerden biriydi bu. Çünkü daha önce telefonumun GPRS Edge bağlantısını bilgisayarımda çok çok kolay bir şekilde kullanabilmiştim. Ancak bu sefer düşündüğüm kadar kolay olmadı.

Windows işletim sisteminin herkesçe kolay kullanıma sahip olduğu iddia edilir. Bunu bir de windows mobile için söyleyin bakalım. Bence hem Windows XP hem de Windows Mobile 6.1 gayet karışık bir konfigürasyon sistemine sahip. Neyse sakin kafayla problem etmediğim bu sorun “hemen aldığım şu 3g paketini kullanayım” heyecanı ile birleştiğinde tam bir felakete sebep oluyordu az kalsın.

3g paketini aldık, telefondan data connection’u açtık ve her seferinde Avea Tr Edge bağlantısı ile bağlantı yaptığını gördük. Hız testleri yaptık ki en fazla 200 küsür kb/s bir hızı görebiliyoruz. Zaten telefonda sürekli Edge ye bağlanmasını bir türlü anlamıyordum. 3g için ayrıca bir konfigürasyon yapılmadığını biliyordum ama Edge’ye bağlanıyorum deyip de 3g bağlantısını kullanmasını aklım almıyordu. O berbat hızı görünce ve 2 küsür saat her türlü modem, proxy, vpn vb bağlantı türleri ile uğraşıp da yapamayınca içimden kötü kötü sözler geçirmeye başladım. İşler gittikçe sarpa sarıyordu ve bütün bunların sorumlusu olarak Avea’yı görüyordum. Ha bir de Microsoft. Nasıl bu kadar berbat ve kullanışsız bir işletim sistemi yapabilirlerdi ki?

Sonra bütün ümitlerimin tükendiği o noktada bir ışık gözüme çarptı.Aşağıdaki resimde de gördüğünüz üzere programlar listesindeki basit bir programcık (İnternet Sharing) kafamda canlandı.

“Ahh ahmak kafa” interneti paylaştırmak istiyordum tabii ki. Bence binlerce bağlantı türleri vs oluşturup da bunu bilgisayara tanıtma yoluna gitmiştim. Az kalsın gridnetwrok kuracaktım ama hala 3g bağlantım sağlanmamıştı (tabii ki şaka)

Neyse efendim bu küçük programcık ile ister USB ister Bluetooth yoluyla telefondaki interneti bilgisayarım (veya başka bir cihaz) ile baylaşabildiğimi anlamış oldum.

Tabi hala halledemediğim bir sorun vardı. Neden hızım edge seviyelerinde idi. Bunun için bütün bağlantı ayarlarımın anasını ağlattım. Bazen bağlantı için Avea Data Wap bağlantısını kullanıyor ve birkaç kontörü uçuruyordu. Tam delirmek üzereyken bütün ayarların tekrar Avea sunucularından gelmesi için Bağlantılar (Connections) kısmından Bağlantı Kur (Connection Setup) programcığını çalıştırdım ve data connection (gprs,wap bağlantılarını) tekrardan istedim. Telefonumu yeniden başlattım. Ve ta taaam. Her daim E olmakta direnen bağlantı simgem H (herhalde HSDPA) oldu ve ben 3 megabitin üstünde bir 3g bağlantısı tecrübesi yaşamış oldum.

Hız Testi1

Hız Testi2

Bu arada Avea’ya salladığım sözler (çok değil ama) muhatabı tarafından hak edilmemişti. Ayrıca belirtmek isterim; kötü söz sahibinindir, yani benim. Bağlantım kopmadığı müddetçe bu sorumluluğu seve seve alırım.

Umarım siz benim gibi dalgınlık, kızgınlık ve acelecilik gibi dallamalıklar yapmaz sadece işin keyfini çıkarırsınız.

Add comment Eylül 29, 2009

İş nerede?

Yazıya başlangıç zamanı ekim 2008

Son sıralarda farkettiğim bir konu beni “üzüldüm, sonra üzüldüğüme üzüldüm“  durumuna düşürdü. Zira bir hatamı farketmiş, o hatayı farkedince kaçırdıklarımı fark etmiş, bu seferde ümitsizliğe kapılmış ve bu da olunca elden ayaktan düşmüş bir vaziyete gelmiştim. Her neyse şimdi kendimi toparlama sürecine girdim sanırm. En azından “hıı demek böylemiş (meselenin farkına varma durumu), o halde (atılım yapılıyor) bunu düzeltmeliyim. Şuradan başlayayım (işte oluyor)” adımlarını birer birer attım.

Efendim eskiden bilgisayar deyince akan sular dururdu benim için. Şimdi ise iş, iş ve ve iş geliyor aklıma. Bitmeyen işler, yapılacak işler, biten işler, beğenilen işler, kabul görmeyen işler, alınamayan işler ve istenmeden alınan işler ve diğer işler. Bilgisayar mı, iş işte…

Yok durumu anlatış şeklim benim böyle, ümitsizlik değil bu. Hala eskli güzellikler de var yeni ortaya çıkanlar da ama ilk heyecan kaybolalı epey vakit geçti ben onun yasını tutuyorum.

Bir zaman takip ettiğim haber siteleri, forumlar, günlükler vs hep bir sebepten ötürü kendilerine soğuduğum için bir daha asla uğramadığım mekanlar haline geldi(gelmiş.) Hal böyle olunca özellikle son dönemde internette dolaşayım dediğimde girebileceğim bir web sayfasının yokluğundan şikayet eder hale gelmiştim. Takip ettiğim günlüklerin yazarları birşeyler eklemeyince sinirlenir olmaya başlıyordum.

“Hey gidi günler. Eskiden şu siteye bakardım” deyiverdim fazlamesai.net i görünce geçende. Bir zamanlar ne de sıkı takip ederdim. Şimdilerde eski heyecanımı tekrar kazanmak için bi daha giriyorum ama o zamanki gibi olmuyor tabi.

Linuxçu camianın ne de hoş ortamları vardı. Şimdilerde linuxu “birilerinin ilgilendiği şeyler” olarak görüyorum. Microsoft’un sitesini bile benim için “belli bir kesim”in bişeyi olarak görürdüm ama şimdi sadece bir web sayfası benim için.

Burada sanıyorum sorunlardan biri bunca zaman geçmişken benim hala o kadar heyecan verici şeylere bir katkımın olmayışı. Bunu taa en başından beri istememe rağmen bir türlü üretim girişimlerimin sonunu göremedim. Bir aidiyet problemi yaşadığımı sanıyorum. Zira hem o kadar zaman bunlar benle alakalı diyeceksin, hem de “ee sende neler var” sorusuna bir cevap veremeyeceksin. Sonuçta internette sörf yapıp son habeleri almak, yeni ve ilginç programları kurup kullanmak, tuhaf bilgiler öğrenip başkalarına anlatmak eğer ömür olsa belki bin yıl yapıp da elinize hiçbirşey geçirmeyecek uğraşlar. Ama ne zaman ki son tanıtılan programlardan birinde adınız bu işi yapan listesinde olur o zaman gündem oluşturur, paylaştığınız şeyin bir üyesi olur, maçta ilk 11e girer, hiç olmazsa klübede yedek beklersiniz. Tribünler hep para verenler için olduğu müddetçe alacağınız keyif paranız oldukça devam edecektir. Buradaki “para” kelimesini gerçek hayata uyarlarsak, gerçek para, zaman, sağlık, sabır veya başka değerli şeyleri koyabiliriz. Şimdi bütün bunların tükenmesi karşılında aldığm şey o “anlık keyif”ten daha fazlası olmalı değil mi?

Bütün bu iç karmaşasını burada paylaşmamın sebebi ise bende daha önce hoş hisler uyandıran Paul Graham‘ın Nasıl Başlamalı? yazısının bence ikinci kez biraz daha farklı hisler devşirmesi.Yok öyle startup felan peşinde değilim ama bir ders çıkardığımı söyleyebilirim. Fikirler, teknikler-taktikler, insanlar, girişimler felan herşey iyi de iş nerede diye sordum kendime.

-İş nerede?

Yazıya devam tarihi eylül 2009

-İşte burada!

diyebileceğim bir zaman dileğiyle ayrılmak istedim ve yazıyı bu kısımda nadasa bıraktım. Üzerinden o kadar vakit geçti ve müjde: “Ben askere gidiyorum”

Müjde bunun neresinde diyeceksiniz? Kaçıyorum arkadaşım, kaçıyorum. Olmadı birinci raundda. İşte bu yüzden iş, iş ve iş bölümünü bir çiş molası ile bitirmek ve geri döndüğümde üzerinden bin yıl geçmiş gibi hissettiğim şeylerin üstüne yeni hayaller kurmak istiyorum. Ne yapsam şuanı değiştirmeye başlayamayacağım için kendimi ve zamanı değiştirip tekrar başlamanın bir yolunu seçmiş bulunuyorum. Her ne kadar bunu kaçmak diye isimlendirsem de bir tatil kaçışı olduğunu da ifade etmeliyim ki yanlış anlaşılmasın. Dönünce herşeyin daha güzel olacağını umuyorum.

Peki ne yapabilirim dönünce:

  1. Hep yapmak istediğim Google Labs tarzı mini uygulamalar. Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, bir takvim herkese lazım ama kolay kullanım ve ekstra minik bir özellik hayat kurtarır.
  2. Küçük işletmeler için küçük ihtiyaçları karşılayacak kaynak/stok/zaman vb şeylerin yönetimi için programlar.
  3. Hep yapmak istediğim windows mobile, iphone ve android için çok az iş yapan ama çok kullanışlı uygulamacıklar. Bunları yapmanın ileride yapabileceğim daha geniş çaplı uygulamaların adaptasyon aşamasında yol gösterici olacağını düşünüyorum.
  4. Şimdi hatırlayamadığım başka küçük ama heyecan verici şeyler.

Hadi hayırlısı deyip yine ara veriyorum.

    1 comment Eylül 27, 2009

    Devrim arabaları

    Sinemaya giderken seçici davranıyorum ama Devrim Arabaları filmini izledikten sonra bunun bir hata olduğunu düşünmeye başladım. Keşke böyle önemli bir konu olduğunda bu sinemasal felsefe salatasını unutup, “Birileri bir zamanlar güzel birşey yapmış, şimdi de başka birileri onu anlatmış. Ne pahasına olursa olsun gidip bi görmek lazım.” deseydim. Ama yok; “Bizimkiler zaten bu işten anlamazlar ellerine yüzlerine bulaştırırlar” diye bundan 50 yıl önce birilerinin yaptığı hatanın aynını yaptım ve “Devrim Arabaları” filmini izlemek için sinemaya gitmedim, pişmanım hakim bey.

    Şimdi filmi küçük ekrandan izlemiş ve hayretler içinde kalmışken hatamı nasıl telafi edebilirim acaba diye düşünüyorum. Sanıyorum sadece bunun bir hata olduğunu itiraf ederek yetinmek zorundayım.

    Her neyse; tarih bilgime güevenemediğim için sizi devrim arabaları konusunda bilgilendirmek için ancak vikipediye yönlendirebilirim. Özetle Cemal Gürsel başa geçtikten sonra yüzde yüz türk malı bir otomobilin üretilmesi ister ve 4 buçuk ay gibi komik bir sürede bunun bitirilmesini emrder. Mühendislikten az çok anladığımı iddia ederek bunu kabul eden mühendisleri o zaman için deli kabul etmek tamamen mantıklıydı diyebilirim. Ama topu topu (yuvarlak hesap) 10 mühendis ve bir kaç düzine işçi ile Türkiye’de daha önce hiç yapılmamış bir mühendislik ürününü başarıyla ortaya çıkarmış bu deli arkadaşlar. Hepsinin ellerinden öpüyorum.

    Gelelim bu tarih parçasının filmini çekmeye cesaret eden Tolga Örnek‘e.  Başka bir projede adının geçtiğini hiç hatırlamıyorum. Ancak cesaret edip de giriştiği bu işin amatörce olmadığını itiraf etmek gerek. Kamera ve müzik konuları sıkıntılı olsa da anlatılmak istenen pürüzsüz sunulabilmiş, yarım kalan kısımlar yok, rahatsız edici senaryo hataları yok, eksik altparçalar yok, ucu açık bırakılmış kısımlar yok, ve başka tatminsizlik oluşturacak unsurlar da yok. Bunlar çoğunlukla son dönem filmlerinin vazgeçilmez gıcıklıkları, o yüzden özellikle madde madde sıraladım.

    Dediğim gibi kamera sıkıntılı, öyle duruyor orda, özenle yerleştirilmemiş. Müzik derseniz bir güzel parça tutturmuşlar akıllarına geldikçe sesi açıvermişler hepsi o kadar. Keşke en azından sadece bu taraflarına bir Çağan Irmak eli değseydi. Gerçi bu ustanın elinden bu film  komple geçse de olurdu ama bunu istemek Tolga Örnek’e haksızlık olur.

    Zamanının politik stresini çok fazla yasıtamasa da mühendis meslektaşlarımın stresini çok güzel anlatabilmiş Tolga Örnek. Zaten siyasi bir kaygının da olduğunu sanmıyorum filmin çekimlerinde. Yoksa kullanılabilecek onca malzemeye rağmen o dönemlere değinmemek bizim bütün bütün adetimiz olmuştur. Belki yönetmenin de hassasiyeti vardı böyle hassas bir konuyu anlatmamak üzerine, bilemiyorum.

    Filmde gerçek görüntülerden -o zamanda çekilen fotoğraflardan- birinin bile kullanılmamasından rahatsızlık duydum. Senaryonun gerçek hikaye üzerine kurgulandığını belirten bir ibare ile dahi karşılaşmadım. Bunun bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

    Ve bir devrimin liderinin (Cemal Gürsel) öyle şirin aile babası gibi tanıtılmasından rahatsızlık duyduğumu söylemeliyim. Sırf benzini bitti diye bir güzel eserin -devrim 1 otomobili- başarısızmış gibi kabul edilmesinin arkasındaki gereksiz prestij saçmalıklarına da detaylı değinilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu filmin orada Necip karakterinin bir türlü anlayamadığı bu meseleyi açıklama sorumluluğu vardı bence.  Ne yani millet olarak mükemmeliyetçi miyiz? Prestij konusunda takıntımız mı var? Dikdatörler bu tür şeylerden hoşlanmaz mı? Mühendislik bu tür hataları (hata bile değil benzin yok sadece) kabullenemez mi? Parlementerlerin böyle bir muameleye hakkı yok mu? nedir yani?

    Oysa bugün Obama gidip fasta food dükkanından nakit parayla alışveriş yapabiliyor. Erdoğan ata binip de o attan düşebiliyor. Prestij, karizma, disiplin, başarı ve bütün diğer o zırvaların hangisi bu değerli çalışmayı bir kalemde sildirdi, bu sonucun arkasında yatan mantık neydi bundan bahsedilmesi gerekiyordu.

    Hadi bundan bahsedilmedi bütün bu çalışmanın yekününü ifade edecek “peki sonradan ne oldu” bölümü konmalı değil miydi? Bir farnsız atasözü der ki: “Bir suçtan kim karlı çıkıyorsa suçlu odur” Neden bundan birkaç yıl sonra yabancı ortaklı kurulan otomobil fabrika ve firmalarından bahsedilmiyor. Neden o her sokağın başında insanların yollarını pisleyen gazetecilerden ve bürokratlardan, onların akıbetlerinden bahsedilmiyor. Yoksa bu filmi sadece benim gibi bir ekip çalışmasından heyacan duyan küçük bir kesim için mi yaptı yönetmen? Sonuçta bütün amaç yalnızca o çalışmayı göstermektiyse büyük bir işe girişilmemiş diye düşüneceğim. Yok ta baştan söylediğim gibi girişilen iş büyükse eksik kalmış dostlarım, baya eksik.

    Acaba filmde sık sık bahsedilen özgüven eksikliği hala devam mı ediyor da biz de ciddi ciddi sorgulamaya veya en azından kurcalamaya cesaret edemiyoruz? Bilemiyorum.

    Herşeye rağmen mühendislik ve sinemacılık alanlarında umut verdi bu film bana. Bütün eksiklikleri ile saygıyı hakediyor bence. Saygılar efendim…

    Add comment Ağustos 9, 2009

    İngilizce öğrenmek için fazla zekisiniz

    Zeki olduğumu iddia edemem belki ama bana hitap eden bir e-kitap buldum: İngilizce öğrenmek için fazla zekisiniz.

    Önce konuyla alakasız olduğunu sanmıştım ama tam da ingilizce öğrenmekle ilgili tekniklerden daha doğrusu temel yanlışlardan bahsettiğini, hem de çok önemli noktaları yakaladığını gördüm.

    İşin tuhaf yanı bu yazıyı hazırlayan kişinin (Ian Przybylinski) bir yabancı olması. en azından ben bunu garipsemiştim ama karşınızda dil uzmanı olduğunu farkedince bunun çok da bir öenmi kalmıyor.

    Her neyse bu zat-ı muhterem özel dersler de veriyormuş, belki şimdi değil ama kitabı okuduktan sonra özel ders almayı da düşünebilirsiniz sanıyorum.

    Umarım bu kitabın faydası olur.

    Add comment Ağustos 3, 2009

    Evrensel müzik üzerine

    Müzik

    Evrensellik

    İnsan

    Yaratıcı

    Resimler

    Sesler

    Duygular

    üzerine bir yazı yazmak geçti aklımdan. Ancak yapamıyorum şimdi. Yarım yamalak yapmaktansa hiç yapmamak daha iyi belki de.

    Salif Keita isimli bir afrika çocuğu ile tanıştım bugünlerde. Kara kıtada albino olarak dünyaya gelen bir garip. İnsanları onu uğursuz olarak kabul edeceği için annesi insanların tepkisinden korumuş. Büyüyünce müzikle ilgilenmek istediğine de karşı çıkmışlar. Çünkü oralarda müzikle aşağı tabakadan insalar ilgilenirmiş ama Keita bu engelleri aşmış ve dün bütün Afrika’yı  gubün bütün dünyayı kucaklayan bir melodi ile insanlara sesleniyor.

    Tek kelimesini bile anlamadığım (sanırım mali diliyle yazılmış) Folon isimli şarkısı beni aldı götürdü ilkin. Sonra Mahammed Ali filminde kullanılan Tomorrow isimli müziğin bu şahsa ait olduğunu öğrendim. İlkel kabilelerin tamtam müzikleri ile modern müziği aynı ezgide buluşturabilmek ve bunu yaparken de benim gibi halk müziği hayranı birine sevecek çok şey sunmak her yiğidin yapacağı şey değil.

    Uzatmıyorum. İşte Folon:

    İşte bu da Tomorrow:

    Add comment Mayıs 19, 2009

    Last.fm benim için bitmiştir

    Başbakan gibi posta koyuyorum ben de. O kadar alıştırdıktan sonra “Bundan sonra para vericen kardeşim” denmez arkadaş. Ayıptır, yazıktır, günahtır.

    Artık last.fm dinlemek için para verip abone olmak gerekiyormuş. Bugün verdikleri son 30 beleş şarkının tadını çıkara çıkara kotamı doldurmuş oldum. Hüzünlendim yahu. Her ne kadar istedikleri para 3 euro gibi cüzi birşey olsa da paypal gibi şeylerle uğraşmak istemediğimden bu sayfayı kapatmaya karar verdim.

    Ama müziksiz olmaz dedim ve bu yüzden bir alternatif arayışına girdim. Şurada last.fm için aleternatif olabilecek ürünleri listelemişler. Muahakkak bunlardan daha da iyileri vardır ama başlangıç için denemekte fayda var.

    Benim daha önceden de bildiğim imeem var iyi sayılabilecekler arasında.

    Jango diye birşey tavsiye ettiler günahları kendi boyunlarına.

    Şimdi bakıyoruz, bakınıyoruz.

    Güzel şeyler duymak ümidiyle.

    Add comment Nisan 30, 2009

    Dijital kale

    Dijital Kale Dan Brown’ın kronolojik olarak Da Vinci Şifresi’nden daha önceki bir kitap. Dan amca biraz daha amatör, biraz daha populist, daha çok adrenalin çalışması var ama iyi denecek eserler arasında.

    Kitaptan bahsetmeyeceğim şimdi. Teknik biri olmanın popüler kitapları okurken getirdiği sıkıntılardan dem vuracağım. Bilgisayar, donanım, yazılım işlerinden anlayınca bazı şeyler fazla rahatsız ediyor insanı. Spoilerlara dikkat.

    Dijital kale teknik anlamda birçok yalana yanlışa gözlerimi yummaya çalışıp okuduğum güzel bir kitap. Gençliğimizde olsa ne heyecanlanırdık şimdi ise ister istemez “Gerçekte hiç de böyle olmuyor” demekten kendimi alamıyorum.

    Heyecanını kırmak isteyen varsa söyleyeyim hiç de öyle 3 milyon işlemcili bilgisayarlar felan büyük işler yapamıyor gerçek hayatta. Hatta o çok büyük google bile hayali makineler kullanmıyor bu işler için.

    Problemler, 1 işlemci ile bir saatte çözüyorsam 3 işlemci ile 1/3 saatte çözerim düz mantığı ile çözülmez. Bu yüzden öyle işlemci sayısını milyona hatta trilyona bile çıkarsan şifreler şıppadanak çözülmez.

    Hem asıl iş o kadar işlemciyi tuvalet kağıdı kolisi gibi üstüste yığmakta değil. Anakart ve işlemci mimarileri yıllar içinde gelişen çok çeşitli darboğazları yılların beyin fırtınaları ve akademik çalışmaları ile aşan bir uğraşla gelişiyor.

    Hele yazılım tarafında bu tür tuhaf makineleri işeletecek işletim sistemi daha da büyük problem. Düne kadar birkaç işlemciye bile destek verecek işletim sistemi bulamazken siz bir iki yıl içinde çok özel bir işleve sahip makinenin process yapısını çözüp (yani yeni bi tane üretip) ona göre işlemci->komut seti->işletim sistemi->yazılım üreteceksiniz. Pehhh…

    Bir de böylesine farklı bir makineye (daha doğrusu işletim sistemine) virüs bulaştığını iddia edeceksiniz. Ulan kim biliyor o makineyi ki ona virüs yazsın. Aslında en komik olanı bu ama teknik bilgi eksikiği espri anlayışının farklılığına sebep oluyor işte.

    Bir de makinenin devasa bişey olduğundan bahsediliyor. Bu da bilgisayar mimarisinin diğer mühendislik alanlarından ne kadar farklı bir düşünce tarzı ile inşaa edildiğini gösteriyor. (bu kısım açılabilir ama şuan yapamıyorum) Zamanında ENIAC tasarlandığında makine mühendisleri derneğinin dergisinde çıkan şöyle bir yazı bu farklılığı gösteriyor bize. “Bugün 40 ton ağırlığında xxx hızında yyy gücünde bir bilgisayar yapıldı. bundan 10 yıl sonra 120 ton ağırlığında bundan 4 kat daha hızlı bilgisayarımız olacak” :) komik değil mi? Evet çok komik aslında.

    Hala anlamamış olan varsa söyliim. Makine mühendisleri elleri ile tuttukları, gözleri ile gördükleri şeyleri ölçüp biçip bir şey inşaa ediyorlar. Kullandıkları her malzemeyi anlamak konusunda bir sıkıntıları yok çünkü her bir parça gayet net, ortada, görülebilir, dokunulabilir yani gavurca hard bişi yani hardware.

    Buna göre eğer siz bir dişliye hareket aktarmak istiyorsanız bunu yapmak için dişliyle bir şekilde temas halinde olan bi başka dişli, kayış vs bir şey kullanmak zorundasınız. Eğer her bir dişli tek bir işi yapıyorsa ve yapılan iş binlerle ifade edilen çokluk ve çeşitte ise sizin makineniz binlerce dişli ve diğer şeylerde ve dolayısıyla tonlarca ağırlıkta olacaktır, bu kaçınılmazdır.

    Bu açıdan makine mühendisliği (hadi şuan makineci diyelim) penceresinden olaya baktığınızda yukarıdaki öngörü gayet normaldir. Oysa diğer tarafta; önce elektrik sonra da elektronik en son da yazılımda işler hiç de öyle yürümüyor. Makineci mantığı ile yıllarca bilgisayarı icat etmeye çalışan (başaramayan) ve bugün bilgisayarın babası olarak kabul edilen Hanry Babbage amcayı da burda hayırla yad edelim.

    Peki Dan Brown amca ve diğerleri neden kurgularını böyle yanlış şeyler üzerine yapıyorlar. Cevabı basit: basit olması. Halktan biri eliyle dokunup gözüyle gördüğü bir şeyi yeni/başka kavram üzerinde kolaylıkla hayal edebiliyor. Elindeki cep telefonu ile konuşabiliyor ama bilgisasayarı ile hem konuşup hem de daha karmaşık işlemler yapabiliyor. Daha bir bilgisayar ya da bu çağrışımı yaptıracak network kablolarının bağlandığı bir patch panel görünce onun da kendi bilgisayarından daha yetenekli olduğunu kolaylıkla kabul edebiliyor; çünkü daha büyük. İşbu sebeple cep telefonu TV kanallarını da çeker hale gelince hayretler içinde kalıyor, “Vayyy gavura bak içine televizyonu sığdırmış”. Mantık bir şeylerin ancak küçültülerek oraya konabileceği şeklide gelişmiş.

    Hal böyle olunca kahvede bol keseden sallayan Şinasi amca bile bir zamanlar NSA’de çalıştığını söylese “Müthiş bir makine vardı, bööle hayvan kadar. İşte biz onla NSA’de bütün şifreleri çözerdik” dese biz inanılmayacak şeye inanmak istiyoruz çünkü çok gerçekçi(!)

    Bunları söylüyorum çünkü ciddiyim. Uzmanlık alanı insana o konuda takıntılı olması gerektiğini aşılıyor. En iyisi hiçbir şey bilmemek sanırım. Matrix’te Cypher kardeşimizin de dediği gibi

    Ignorance is bliss*

    *: Cahillik mutluluktur.

    1 comment Nisan 20, 2009

    İki papaz hikayesi

    Dinine çok bağlı ve insanlardan uzak yaşayan iki papaz dağ bayır gezerken bir nehre gelmişler. Tam nehirden karşıya geçeceklerken ileriden bir kadın gelmiş ve kendisinin bu akıntıda karşıya geçmeyeceğini söylemiş. Ve rica etmiş kadın papazlara “Lütfen beni de kucağınıza alıp karşıya geçirebilir misiniz?” Papazlardan biri bu teklifi kabul edip kadını kucağında veya sırtında karşıya geçirmiş.

    Sonra papazlar yola devam etmişler. Ama diğer 1 2 saat sonrasında kadını karşıya geçirene dönmüş ve demiş ki: “Biz dünyaya kapalı, mazbut bir hayat yaşıyoruz. Senin o kadını taşıman doğru muydu?”. Diğeri cevap vermiş: “Ben o kadını 2 saat önce kucağımdan indirdim. Onu hala taşıyan sensin.”

    Bir kızılderili atasözü vardır: “Bir nehiri geçmek için kullandığınız kanoyu karaya çıktıktan sonra omzuna alıp yola devam etmek ahmaklıktır.” Bu ikisi farklı şeylere işaret ediyor ama gerçek şu ki sırıtmızda o kadar çok şey var ki taşıdığımız. Bırakmalı onu orada… Bırakıp devam etmeli yola…

    Hayırlı yolculuklar…

    Add comment Nisan 8, 2009

    Etkileme Sanatı

    Okuduğum son kitapta ikna etmek üzerine tekniklerden bahsediliyordu. Ben meleseyi önce kendimi ikna etmek noktasonda ele almam gerektiğine karar verdim ve öyle de değerlendirdim. Her zaman “Ahh ben neden hep böyle yapıyorum”, “Neden bunu bi türlü anlamak istiyorsun ki” vs özsorgulamalarla rahatsız olurdum. Şimdi kendimi ikna etmek nopktasında bir adım daha ilerlediğimi düşünüyorum.

    Kevin Hogan denen Amerikalı bir konuşma uzmanı/danışman tarafından yazılan bu kitabı nasıl oldu da aldım okudum hayret ediyorum. Aslında her zaman popüler kültüre karşı olmuşumdur ama kitapsız kaldığım bir dönemde (Allah kimseyi kitapsız bırakmasın :) ) belki de çok farklı olacağını düşünüp aldığım bir şeydi. Belki de hiç bitiremeyeceğimi düşünmüştüm ama bitirdim işte.

    Kendime farklı sorular sormak üzereyim şu sıralar. Öyle kitaplardaki teknikleri uygulama gibi bir huyum yoktur. Ama hiç bakmadığım taraflardan bakıyordu yazar ve ben de “Hıımm evet aslında…” diye küçük aydınlanmalar yaşadım.

    Şimdi her zaman yapmaya çalışıp da ayapamadığım “Bırak ya düşünme, duyma, görme! Ne önemi var ki. Bırak kendi haline…” diye böyle uzun iç iknalarda bir miktar daha başarılı olduğu görüyorum. Bunu Kevin’le paylaşsam ne kadar sevinirdi garip. Yıllardır birilerini ikna etmek için uğraşan, bu konuda uzmanlaşan bir kişi verdiği tavsiyelerin biri tarafından kendi üzerinde deneneceği fikrini aklına bile getirmemiştir.

    Bu tekniklerin bazılarını biraz yalancılığa dayanıyor ve ben bunları zaten biliyorum. Ama karar verme süreci, kararsızlık anları, dalgalanmalar, dikkat etme/dikkat çekme, neyin önemli olduğunu bilme/anlama, söyleme veya anlatma veya emir verme üzerine daha derin düşünmemi sağladı bu kitap. Bazı annelerin hayatları boyunca neden çocuklarına “Şunu yapmayın sakın” “Odanızı düzenli tutun” vs demesine rağmen aslında söylediği hiçbir şeyin yapılmaması başarısını neye borçlu olduğunu anladım.

    Bazı insanlar da sadece söyler ve diğerleri buna kulak verip yaparlar. Bu da önemli idi benim için. Bu tür insanlar belki de bilmeden ikan etme tekniklerinin en sağlamlarını kullanıyorlar. Tekliflerimin geri çevrildiğini düşününce (yok canım hepsi değil) nerede yanlış yaptığımı tekrar düşünmüş oldum.

    Bir de işin başlangıç ve sonucunun dışında süreci boyunca insanın kararlarını etkileyen hususlardan bahsediyordu. Bir işi yaparken neler bizim hevesimizi kırar, nasıl olumsuz fısıldamaların önüne geçebiliriz vs gibi şeyler. Bazı durumlarda birini ikna etmek istersiniz ama o kişi ikan olmak istese/olacak olsa bile içinde sürekli büyüyen bir direnç vardır; bunu kırmak bir çaba ve işe yarar bir yöntem gerektiriyor. Ve eğer biri bir şeye karşı istekli değilse onu(beni) istekli kılmak için nasıl harekete geçirebileceğimizle ilgili şeyler.

    Ancak hepsinden önemlisi bu uzman da diğerleri ile aynı şeyi söylüyor: “İnsanları yöneldirmek için korku, endişe, pişmanlık, konfordan uzaklaşma gibi şeylerle korkutun.” Ve ekliyor “Eğer bunu yaparsanız daha az etkili olan “Bak bunu yaparsan mutlu olursun, çok güzel olacak vs” sözleri ile yapamayacağınız şeyleri yapabilirsiniz.

    Ahh kapitalist dünyanın korkunç alimleri… Siz herşeyi insan psikolojinin bir oyun hamuru gibi oynanıp şekillendirilmesi ile yönetiyorsunuz. Büyük deneylerle keşfedilmiş insan ruhuna/psikolojisine/alışkanlıklarına ait şeyleri reklamlarınızda sonuna kadar kullanıp insan ruhunu kolaydan yaşlandırıyorsunuz.

    Ancak bunun nasıl yapıldığını bilmek de birşey. Hem karşı durmak hem de yeri geldiğinde kullanmak için.

    Bu amcanın kişisel sitesi http://www.kevinhogan.com, ticari sitesi http://www.kevinhogan.net imiş. Şimdi farkettim ki kitap boyunca yaptığı çalışmalarla bana bedava reklamını yaptırmış lavuk. Neyse oldu bi kere :)

    Son olarak da merak edenler için web sayfasından orjinal(ingilizce) bir mini seminer (bir yerde webden yapılan seminere webiner dediklerini görmüştüm) videosu.

    Add comment Nisan 8, 2009

    Previous Posts


    Etiketler

    atasözü ayar bilişim blog bobiler cebit DNS editör Eğlence film firefox font fuar Genel giriş google Hayat hollywood IP kanun kitap Kültür Sanat Sinema küçük emrah mce microsoft murphy mühendis problem Programlama sanat sezai karakoç sinema Siyaset terminator ters tiny mce türk filmleri wordpress yasa yasak Yazılım yhprum şey şiir

    Popüler Yazılar

    Takvim

    Şubat 2010
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Kas    
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728

    En Son Yazılanlar

    İstatistik

    Meta