Çift Çekirdekli Laptop Çantası
Bir zamanlar “blog sayfaları bence nasıl olmalıdır”ı anlatan -ve şimdi çok kötü olduğunu düşündüğüm- yazımda blogda her bişey olsun diyordum ama şimdi yazılım, programlama ve windows, linux ipuçlarının burada olmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden bu tür bilgilerin olduğu girdileri buradan kesip yeni açtığım http://ciftcekirdek.wordpress.com (Çift Çekirdekli Laptop Çantası) blogu üzerine taşıyacağım.
Aslında bu tür içerikle blog oluşturmak için yeterince malzeme var ama ben ilginç gelen konuları yazıp burayı şişirmeme gayretindeyim belki ayrırısak orası kendi içinde daha dolu ve anlamlı olabilir diye düşünüyorum.
Hayırlı olsun.
Add comment Ağustos 16, 2008
Öğrenciliğim…
Günlük yazmanın amacı nedir ki? sorusuyla kafamı kurcaladığım ilk zamanlardan beri buraya kişisel şeyler döktürmemek gerektiğini (ki hala da bu fikrimden vazgeçmiş değilim) düşünürdüm. Ama bu sefer hala üniversite öğrencisi olduğum (malesef mezuniyet gecikti) şu zamanlarda son sınavım olmasını umduğum bütünlemeye giderken öğrenciliğimden dem vurmayı, en azından buraya bir not düşmeyi anlamlı buldum.
Şaka maka ölüm var belki bu son yazımdır endişesi de aklımdan geçmiyor değil ama daha çok çok bunaldım bu sınavlardan ama inşallah bu son sınav demek istiyorum çılgınlar gibi. Ahan da buraya yazdım. Biliyorum bu sınav da kötü geçerse bu sınavdır, derstir, hocadır, finaldir, bütünlemedir muhabbetlerin devamı da gelecek ama ne yüzle yazarım ya da yazarken kimi hedef seçip çemkiririm “herif beni geçirmiyor” kabilinden allah bilir. İnşallah bütün bunlara gerek kalmaz da edebimizle gider sınavdan şöööle 70-80 gibi bir not alır bu sahifeyi de kapatırız aslanlar gibi.
Öğrencinin derdini öğrenci anlar, hele ki dert hoca ise bunu sadece o hocadan ders alan başka öğrenciler anlar. Bütün dertli kardeşlerime acil şifalar diler akıllı uslu hocalarımın ellerinden öperim, vesselam…
Add comment Haziran 23, 2008
The Golden Man (Altın Adam), Improbable (Olasılıksız), Sıradaki (Next) lütfen…
Bilim-kurgu üretimi açısından çok başarılı geçen 1950-1980 yılları arasında ortaya konan hikayelerin bugün itibariyle sondaja mağruz kaldığını görüyoruz. Artık içi geçmiş, kurumuş, su değil nem bile bulunmayan kaynakları eme eme bir kaç damla bulma telaşına düşmüş Hollywood sinema sektörü zor günler yaşıyor anlaşılan.

Hafta sonunda izlediğim Next filmi bunu haykırarak ilan ediyormuş ne zamandır ama bana izlemek yeni nasip oldu. Önce sinemanın önüne bir iki kalın kitap koyayım da beyazperdeyi görüş açınız biraz daralsın -belki de açılır- istiyorum.
The Golden Man Philip K. Dick tarafından 1954 yılında yazılmış cici bir bilim-kurgu romanı. Malesef Türkiye pisayasında bulamadığım bu kitap yaşadığı anın birkaç dakika ilerisini görebilen Chris kardeşimizin enteresan hikayesini baya dolgun malzemeyle anlatmakta (imiş). Kitapta işin içinde insanlık, canavarlar, mutantlar vs de bulunuyorsa da bu kitaptan uyarlanarak çekilen Next filminde böyle bir derinlik görememekteyiz. Neyse bu burada kalsın.

Bir de Adam Fawer amcamızın 2006 yılında yazıdğı ve herkesin bir solukta okuyup bitirdiğini duyduğum Improbable (Olsalıksız) isimli eseri var. Bu kitabı okuyalı birkaç ay oldu ama bu zaman zarfında bütün o yazılanları unuttuğuma sevinmiştim doğrusu, taa ki sıradaki (Next) gelinceye kadar. Zira Next her ne kadar The Golden Man‘den etkilendiğini söylese de hikayedeki basitlik, bir iki kurgusal malzeme Olasılıksız’dakikinin aynı. Aynı kumarahane kaçkını adam, aynı geleceği görüş zırvası, aynı etkilenme ve değiştirme, aynı basitlik, aynı deha gibi görünen laf salatasının ortaya koyduğu hiç. Hele ki adamımızı sandalyeye oturtup da gözlerini açık tutmaya çalıştıkları o mekanın tarifi bile Olasılıksız’dakinin birebir aynı idi.

Sonra Chris’in aslında belki de istemeye istemeye gördüğü bir iki dakika sonrası sahnelerin tıpkı olasılıksızdaki gibi adamımız tarafından zorlandığında şöyle yapsam nasıl olur, böyle denesem ne çıkar gibisinden denenip nerdeyse sonsuz geleceğin bütün ihtimallerini görmesi mevzusu ise Next’e Olasılıksız‘dan kalan bir miras daha. Her ne kadar Next bu konuda kendi içinde tutarlı olamasa da yine de istatistik ve olasılık konularını Chris’in beyin hücrelerinin kıvrımlarına yerleştirmiş. Tabi işin içine sara hastalığını katmamış ki süper adamımızın karizması zedelenmemiş olsun. Zira Hollywood izleyicisi kusurlu süperadamları sevmiyor, sakat malzeme çok kar getirmiyor.
Lafı bu kadar döndürdükten sonra aslın anlatmak istediğimin bir önceki durakta kaldığını farkeder etmez hemen şu Olasılıksız kitabımıza dönelim. Ne zamandır eleştirisini yazmak istediğim bu kitabı diğer komşularyla anlatmak nasip olacakmış demek ki. Hani şu Show TV‘de 5 yıl önce (belki hala vardır bilemiyorum) her pazar oynatılan hareketli televiyon filmleri vardı ya, işte onun kadar macera, hareket, dinamizm, sarsıntı, gürültü, tehlike, güzel kadın, karizmatik ve yakışıklı esasoğlan, nükleer denemeler, bomba paniği, müslüman terörist kabilinden malzemeleri verebiliyor bize bu kitap; heyecanı burda. Mantık ve mantıklı olma yolunda okuyucuyu kandırmak için ciddi bir çabası yok zira siz zaten matematikten anlamıyorsunuz, acayip isimli kimyasalları bilmezsiniz, sara hastalığının çözülemeyen gizeminden haberiniz yok, ve tabii ki gelecek size göre değiştirilebilir, oynanabilir, görülüp gözlemlenebilir bişey, çünkü siz bilim-kurgu okuyucususunuz. Buradaki bütün çabaya saygı duyuyorum ama bir yazar nasıl olur da bir kaç bölümde anlattığı bir adamı son anda sadece okuyucuyu şaşırtmak, bir gizem havası katmak, ve güya gözden kaçırılanı şaşkınlıktan ağızları açık bırakmak amacıyla son bölümlerde “Bu adam var ya, hah işte o adam bu adam değil, o aslında şu adam” diyerek okuyucusunu geri zekalı yerine koyar ki. Eksik kaldığı noktaları bu tür hilelerde kapatmaya çalışmasaydı diyorum başka birşey demiyorum.
Gelelim Next‘e. Bu filmden büyük keyif aldığımı peşin peşin söyleyeyim. Ama izlediğim şey bir sinema filminden çok uzunyol otobüslerinde gece izleye elverişli bir eğlencelik, bir televizyon filmi gibi bişeydi. Nicolas Cage gibi bir ustanın oynadığı bir filmin bu kadar basit amaçlarla ortaya çıkmaması gerekiyordu bence. Daha derin bir içeriği, daha etkileyici görselliği (ki burda idare eder düzeydeydi), daha büyük bir iddiası olması gerekiyordu ve olabilirdi de. 96 dakikalık bir eğlence için kendini tüketen Nicocal Cage kendisine ve hayranı olan bana büyük yanlış yapıyor. Hem zaten yazının başından beri farketmişsinizdir ki film konusu ve kurgusu itibariyle büyük yanlışları miras alıp düşe kalka yoluna devam ediyor ve ben buna itiraz ediyorum.
Yine 50li yıllarda bir ustadan rica edilerek o an uydurulması istenen bir konu Azınlık Raporu filminde kullanılmıştı. Sırf konu başlığından güzel bir sinema filmi yapan Hollywood eski güzel günlerini özeleyeck gibi.
Add comment Mayıs 26, 2008
Notebook (2004)
Bir zamanlar kafama estikçe film izler, ikinci esintide de buraya yorumlarımı döktürürdüm. “Vayy be ne kadar da vakit geçmiş üstünden” düşüncelerini kafamın üstünde oluşan hayal bulutundan aşağı indirip son izlediğim “güzel” bir film hakkkında yorum yazmak istiyorum.
Sinema eleştirisi yaparken filmlerden alınmış bir iki görüntüyü de koymak adetlerimdendir, bu adeti de sinema aleştirilerini okurken görüntüleri ne kadar çok aradığımı fareketttiğimde edindim. İşte internetten aşırdığım bir iki görüntü, önce bunları koyalım.
İşte bu esasoğlan Noah:
Bu da esas kızımız (oldu mu ki) Allie.
Bu da ev.

Ne alaka mı? Öyle demeyin ev önemli burda, hem de çok. Efendim kahramanımız Noah (Ryan Gosling) fakir ama gurulu bir gençtir, kızımız Allie (Rachel McAdams) ise zengin ve şımarık bir fabrikatör kızıdır. Bunlar bizim klişelerimiz; zengin ana-baba kızını filmdeki deyişle trash (çöp, gerekisz, anlamsız, boş) oğlana vermek istemez. Onların yaşadığı mini mini yaz aşkı bir gece tartışmasından sonra cebren bitirilir. Noah işin ucunu bırakmaz 1 yıl boyunca her gün bir mektup gönderir Allie’ye ama zalim anne mektupları saklar falan.
Bütün bunları sadece okuyunca ya da kendimden duyunca bile ne kadar da yeşilçam diyorum içimden ama asıl ustalık sanırım burda ortaya çıkıyor. Zira bütün bu olup biteni anlatırken zaten olup biten, sonlanmış bir vakanın nasıl ilerlediğinin merakının uyandırılması yönetmenin başarısı. Bir huzurevindeki iki yaşlının bu klişe hikayeyi değerlendirmesi ve aradaki bağlantının seyirciye kurdurulması oldukça iyi bir ödev olmuş izleyen için ama asıl güzellik meselenin beklenmeyen mecralara kasten sürüklenmesi, tahmin edilen sonuçların bile izliyicide rahatsızlık uyandırmayacak biçimde servis edilmesi söz konusu. Sonuçta kaç kişi yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin bildik tartışma veya gözyaşı ile buluşmasını izlemek ister ki. Küçük sürprizlerle, enteresan tepkilerle bu kısmın ne kadar da hoş bir hal aldığını görmek beni çok memnun etti.
Ev demiştik ya, evet ev önemli ama sanki benim evde bulduğum anlam “keşke benim de böyle evim olsaydı” niyetimle alakalı. Neyse Nick Cassavetes amcamızdan böyle bir sonuç beklemiyorum. Hani uzun süredir iyi bişeyle karşılaşmadıktan sonraki ilk güzel şey vardır ya benim için öyle oldu bu. Allah herkese böyle bir aşk aman böyle bir film izlemek nasip etsin. Spoiler mi verdim ne? ![]()
Add comment Mayıs 22, 2008
Meğer hakia türkçeleşmiş
Başlıktaki “meğer” iki kat daha fazla farkında olunmayan durumun anlaşılması manasında kullanıldı. Başlığa konarak etkinin arttırılması hedeflendi.
Bu edebiyat defteri formatlı giriş paragrafı için özür diliyorum ama hakia‘nın durumunu ifade için fazladan birşeyler yapmam gerekiyordu doğrusu. Bildirgec.org‘ta benim takip edemediğim bir dönemde haberi çıktığı üzere Türk ortakları ve kurucuları bulunan ve semantik arama hizmeti sunan Hakia.com arama sitesi artık Türkçe hizmet vermeye başlamış. Bildirgec‘teki ilgili yazının yorumlarında da ısrarla sunumun ne kadar amatörce yapıldığı, ne kadar eksiği gediği olduğu üzerinde durulmuş. Hak vermemek elde değil.
Öncelikle bildirgec‘e takılan insanların tasarımcı, geliştirici kitlesi haklı olarak hakia‘nın berbat tasarımını eleştiriyorlar ki hem haklılar, hem güçlüler, hem de şaşkınlar. Zira bu site ilk kurulduğu günden beri bu kötü tasarımını devam ettiriyor her nedense. Sonra çıkan sonuçların verimsizliği üzerine yapılan bir yorum oldukça başarılı idi bana göre.
Hakia‘nın türkçe versiyonunu ilan ettiği günkü “Türküz, doğruyuz, çalışkanız, Google’a rakibiz..” hezeyanları ise sanıyorum gören herkesi şaşkınlık ve dehşete düşürmeye yetmiştir. Tamam iddian büyük ama bir insan neden o kadar para yatırdığı ve ciddiye aldığı bir işi böyle amatörce sunmaya kalkar da aldığı bütün manevi desteğin kesilmesine göz yumar. Bu “falan bizim rakibimiz” tarzındaki yarışkanlıkla mücadeleye katılan biri sanıyorum yarışın sonunda en fazla ikinci olabilir. Hep birinin üstüne çıkmaya çalışan biri herkesi geçip birinci olduğunda afallar ve o pozisyonu kaldıramaz çünkü. Gerçi şu halde Hakia‘dan böyle bir başarıda beklenmiyor. O ilk heyecan ve gurur şimdi çok uzaklarda kalmış gibi.
Yorumların dışında işin teknik tarafından “bence” bir şeyler söyleyeyim. Bu semantik arama olayı her ne kadar çok harika gibi görünse de aramaların çoğunun “falan artizin xxx resimleri” şeklinde olduğu düşünülünce bu semantik kurguyu önce insanların kafasında yapmak gerekecek gibi. Yoksa hakia en semantik, en baba(
), en kral( : ) ), en damar(
), en google (
) aramayı da yapsa zaten bizim işimizi görmeyecek.
Bir de bildirgecteki yorumlarda Bilgi.com sitesinden bahsedilmiş ki bunu ilk defa duymuştum. Biraz karıştırdım ve oldukça başarılı buldum doğrusu. Hele ki siteyi açınca firefox tarayıcımın arama motorları listesine kendini eklettirebildiğini görünce (çok basit ve önemsiz görünebilir ama başarı detaylarda gizldir) birilerinin uğraştığını düşündüm ve sevindim doğrusu.
Bu güzel girişimlerimize -madem kendilerine rakip olarak google‘ı görüyorlar- bir şeyi hatırlatmak istiyorum. Google Labs artık proje üretmek konusunda kayışı kopardı. Her gün hesap makinesi görünümlü uzay gemisi üretiyorlar, bence bizimkilerin de bu tür projelerle başarıyı yakalamaları iktiza ediyor.
Add comment Mayıs 12, 2008
Yükleniyor…
Bundan 10 sene evvel bir web sayfası eğer “Web sayfası nasıl yapılır?” sorusunun cevabını vermeye niyetlenmişse orada her türlü, resim, komik yazılar, html kodları, bedava sms, hareketli(animated) gif resimler, visual basic, pascal ders notları vs bulunurdu. Profesyonellik ve kalite namına hiçbir şey barındırmayan bu siteler zamanla birer birer döküldüler. Halen daha oldukça yüksek hit alan Kimim.com gibiler siteler de yok değil ama bir yerde son bulacaklar eğer köklü muhteve veya sunum değişikliklerine gitmezlerse.Bunlardan benim de olsun diye ne kadar uğraştığımı hatırlıyorum da hüzünleniyor insan… (sonuçta başarılı olamamıştım
)
Şimdilerde her şeyin ne kadar da ciddiye alındığını, buna mukabil ne kadar temiz ve kaliteli işlerin çıktığını, ne kadar çok piyasa - pazar oluştuğunu görünce şaşıyorum.
Birileri hiç üşenmemiş yükleniyor (Loading) resmi üretmek için web sayfası açmış. Hani şu son sıralarda web sayfalarından tutun da masaüstü programlarna kadar her yerde bir butona bastığımızda bize “Bekle! makina soğuk” manasında “Yükleniyor…” veya “Loading…” yazısını gösteren resimler var ya, işte onlardan. Hatta rengini şeklini seçip kendinize özel bir Yükleniyor yapabiliyorsunuz. Ben yeşil arkaplan için şöyle bişey düşündüm, nasıl olmuş?
Add comment Mayıs 6, 2008
Balıkların şarkıları
Balık sesi deyince birçoğumuzun aklına sanıyorum yunus balıklarının şu meşhur sesi geliyordur. Bunun sebebi de trt’de eskiden yayınlanan flipper isimli dizi olsa gerek.
Ancak yunus balıklarının şu şirin sesi denizlerin konserinde herhangi bir enstrümandan fazlası değilmiş. Burada bazı balıkların çıkardıkları sesleri dinleyebilirsiniz. Her bir balığın sesini dikkatle tek tek dinleyince kuş sesleri kadar güzel geliyor. Bir de bunun denizlerin, okyanusların dibinden dinlediğinizi hayal edin, müthiş…
Add comment Mayıs 6, 2008
İslam Ahlakı ve Türbanlı Tiki
aha önce de bir vesileyle link verip övdüğümüz bobiler.örg sitesinde şöyle bir şey dikkatimi çekti. Dikkat çekmek çok hafif kalır aslında içim acıdı veya kanadı desem daha doğru olur.
Yukarıdaki resim sadece bir fotoğraf, ne sitedeki diğer birçok girdide olduğu gibi fotoşop ürünü ne kurgu ne müsamere ne de başka bişey. Başörtüsüne türban demekten nefret ediyorum ama herhalde birileri türban diye diye türbanı bu ülkeye soktu. Kafalarındaki türban 100 metreden ben burdayım diye bağıran açık sarı-turuncu-yeşil-kırmızı renklerde, etekleri ince ve rengarenk havada uçuşuyor giydikleri badi denen seksi şeylerle güya kapatıyorlar herşeyiyle ortaya serdikleri vücutlarını. Tiki diye bi tabir var belki de türbanlı tiki böyle bişeydir.
Bir zamanların başörtülü kadınları dinlerinin gereği olarak ve kuranın emri üzere ziynetlerini korumak amacındaydılar. Oysa şimdiki türbanlı tikiler başörtüsü takıp da o örtünün namusu otomatikman koruduğunu düşünüyorlar. Namusu korumak için örtünmek yerine, örtünüm namusu garanti altına almak için kullanılması yanlışının işbu tikiler de farkındadır ama islam dinine karşı hassasiyetleri ortada.
Uzun süre düşündüm bu resmi yayınlayıp yayınlamamayı, belki bir görüp düşünen çıkar diye şeyettim ama ümitsizim evet.
4 comments Nisan 23, 2008
Yüksek hit için anahtar kelimeler
Bu günlüğü ne kendimi tanıtmak için, ne reklamdan para kazanmak için, ne birilerine nisbet olsun diye, ne de bazı kazanımları elde etme amacıyla yazıyorum. Amaç sadece yazarak rahatlamak. Yazarak rahatlamak mevzusunu daha iyi anlamak için şuna bi bakmanızı tavsiye edebilirim, şu an konumuz bu değil.
Ama yazmaya başladığım ilk günlerden beri bunları okuyorlar mı acaba sorusunu kafamdan kovamaya çalışıyorum. Aslında beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor ama insanın şöhret ve takdir edilme damarı durmuyor ki. Güzel güzel yazıp rahatlamak varken birilerinin beğenisini kazanma amacına kaymak gibi can sıkıcı bir tehlike var her daim. Neyse benim yazılarımın çalakalem (çalaklavye) formatından bu tür kaygılardan uzak durduğumu anlayabilirsiniz.
Yine de istatistiklere bakıyorum da insanları bu günlüğe getiren google aramalarında kullanılan anahtar keliemler gerçekten enteresan. Bir süre için tutulan istatistiklerden çıkan sonuç şöyle:
| Ara | Gösterim |
|---|---|
| zekai şen | 28 |
| bulanık mantık | 10 |
| toshiba ts605 | 8 |
| mahkeme kararı ile engellenmiştir | 8 |
| sanat zanaat | 7 |
| blog sayfaları | 7 |
| saidi nursi | 6 |
| tunç dindaş | 6 |
| bu siteye erişim mahkeme kararı ile enge | 5 |
| ts605 | 5 |
| wordpress editor | 4 |
| tunc dindas | 4 |
| müslüman bilginler | 4 |
| telefoncu | 4 |
| bu site mahkeme kararı | 4 |
| zekai Şen | 4 |
| google küçük | 4 |
| wordpress zengin metin editörü | 3 |
| google emrah versiyonu | 3 |
| mahkeme kararı yasak siteler hangileri | 3 |
| wordpress metin editörü | 3 |
| yaşam ile ilgili kelimeler | 3 |
| google eralt | 3 |
| askerlik yapmak | 3 |
| dunya bedava sms | 3 |
| adnan hoca | 3 |
| mahkeme kararı ile engellenmiş siteler h | 3 |
| “zekai Şen” | 3 |
| mustafa altioklar solcu | 3 |
| kücük emrah | 3 |
| bu siteye erişim 1. | 3 |
| googele ilk sayfada çıksın | 2 |
| bir kanepe alana bir kanepe bedava | 2 |
| fenahalde | 2 |
| k750İ İÇİn | 2 |
| zil sesleri k750i | 2 |
| hain saidi nursi | 2 |
| k750i için | 2 |
| metin editörü | 2 |
| dünya yalan dolanla dolu | 2 |
| siteye erişim mahkeme kararı ile engelle | 2 |
| said-i nursi | 2 |
| k 750i mp3 programı | 2 |
| monitördeki yazılarım silik | 2 |
| nurculuk | 2 |
| değiştirilebilen zaman gazetesi | 2 |
| toshiba ts605 yorum | 2 |
| bir sinema filminin hikaye biçiminde yaz | 2 |
| emrah google | 2 |
| k750i zil sesleri | 2 |
Bir zamanlar Zekai Şen hocanın okulumuzu ziyareti sonrasında hakkında yarım kalan bir yazı yazmıştım. Meğer günlüğün ilgi odağı bu konu imiş, bilseydim o yazıyı bu halde bırakmazdım ama şimdi üzerinden çok zaman geçtiği için o semineri anlatmam pek doğru olmaz.
Onun dışında Bediüzzaman Said-i Nursi hakkında yoğun bir araştırma var. Bu insanlar neyi ne için aradıklarını biliyorlarsa çok iyi, çünkü ben neden aradıklarını anlayamıyorum. Öğrenmek için çok doğru yöntemler varken neden blog sayfalarında heyecanlı cahil gençlerin savunucu, yerici, aşağılayıcı veya övücü sözlerinden medet umuyorlar ki.
Sonra bir iki internet malzemesi, bilgisayar sorunları ve melodi-zil sesi-mp3 zırvası… Burada insanların teveccüh gösteridkleri şeyleri anlamak ne kadar tuhaf ve değerli onu anlıyorsunuz. Google’ın arama istatistiklerini değerlendirdiğinizi bir düşünsenize… (Bu da ayrı bir konu olduğu için detaylandırmıyorum)
Bir de istatistiklerin asıl amacı olan ölçme-değerlendirme- düzeltme süreci var ki sanırım bunu ben pek önemsemeyeceğim. İnsanlar zil sesi istiyorlar diye gülüğü sevmediğim o saçmalıklarla doldurmam ama yine de olası para kaynaklarını bilmek iyi birşey.
“Sevgilime ne hediye almalıyım” diye bir arama sonucunun da birilerini buraya getirdiğini görmüştüm geçende. İnsanlar ciddi ciddi google’a sorular sorup cevaplar bekliyorlar malesef.
Bundan sonraki yazılarım muhakkak değişimler olacaktır zira kafama ne eserse onu yazıyorum. Ama zil sesi, adnan oktar, free, bedava, mp3, saidi nursi, sevgilime ne hediye alacağım anahtar kelimelerinin etrafında dolaşan yazılar görürseniz durumum kötüye gidiyor demektir, hadi hayırlısı…
1 comment Nisan 16, 2008
Savaşlar, terminator ve makinelerin yükselişi
Zaman gazetesinin bugünkü haberine göre, geçen yıl Irak’a getirililen Amerikan ordusuna ait savaşçı robotlar Ameriakan askerlerine saldırdığı için geri gönderiliyormuş. Bu robotların Irak’a ilk getirildiğinde içimde alayla karışık bir endişe vardı doğrusu. Pek de düzgün çalışacak bir şeye benzemediği ve şapşal bir görüntüsü olduğu için alaya aldım ama yine de silah silahtır ve bu seferki kalbi olmayan, düşünen bir silah diye düşünüp rahatsızlık duymuştum.

Her ne kadar mühendislik hataları olsa da bu makine memleketine dönecek, tamir edilip daha iyi bir savaş aletine dönüştürülüp geri gönderilecek. İnsan ister istemez böylesi şeyleri görünce bilim-kurgu filmlerinde gördüklerinden ciddi ürküntü duymaya başlıyor. Zira bir zamanlar bilim-kurgu filmlerinde bahsi geçen birçok ıvır zıvırı değil “olur mu ki” demek, değil “yadırgamak” artık vazgeçilmez şeyler olarak görüyoruz (Bkz : Cep Telefonu)
Bazıları vardır her durumda akıllı görünmek, asla acelecilikten pay almadığını ispat etmek isteyen. İşte onlar bana “dur bakalım nereye gidiyorsun, bir cep telefonu çıktı diye terminatörün robotları yarın oturma odamızda olacak değil ya” diyebilirler. Böyle söyleyenlere cep telefonun tarihi ile ilgili minik bir hatırlatma yapma gereği duyuyorum. Cep telefonu veya benzeri bir cihazdan ilk defa 70li yıllarda bir bilim kurgu zomanında bahsediliyor ve romana göre insanlık taa 3000 küsür yıllarında şuan bizim kullandığımız yetenekteki bir cihazla bazı ihtiyaçlarını gideriyorlar. O adamcağız o kitabı yazdıktan yaklaşık 10 yıl sonra 1982de cep telefonu icat edildi ama o kısa sürede bahsettiğimiz akl-ı selim insanlar tarafından çok baskı görmüştür herhalde.
Unutmadan bilim-kurgunun bilime yol göstermek gibi çok önemli bir görevi vardır. Mesela 60lı yıllarda sinema filmlerinde kullanılan CD o yıllarda henüz icat edilmemişti. Sinemada içinde yığınla veri taşıyan bir diski gören bilimadamının bunu yapması 20 yıl bile sürmedi.
İşte terminatör filminde göre kötü kalpli SkyNet şirketinin güya dünyaya demokrasi getirmek için kullandığı ilk savaşçı robotu T1.
Bu robotlar süphesiz ki Amerikanın kıçıkırık robotlarından daha gelişmiş olarak kurgulanmışlar ama son yüzyılda insanlık tarihi boyunca bulunanlardan daha fazla şeyin keşfedildiği hesaba katılırsa bu kadar akıllı ve vicdansız bir robotun üretilmesi çok uzakta olmasa gerek. Terminatör filmine göre dünyayı ele geçiren robotlar kendi zekalarını ve dünyadaki bütün elektronik cihazlara yüklü olan bilgileri kullanarak daha güçlü ve daha zeki robotlar üretiyordu. Örneğin yukarıdaki T1 serisi robotlar direnişin ilk kahramanları ve onlar kendilerinden daha gelişmişleri ürettiler. Zira bizim amerikalı valimiz de aslında bu T serisinin 100 üst modeli: T100 robotu.
Serinin son filmi olan makinelerin yüksslişinde gördüğümüz dişi robot da TX kodlu korkunç bir üst sürüm.
Bu dünya çok kötü kalpli insan gördü ama kalpsiz kötülükle karşılaşmamıştık henüz. Allah korusun yakında kalbi olmayan ama aklı olan robotlarla karşılaşmamız an meselesi. Düşmanın silahi ile silahlanmanın gerektiğini biz ne zaman anlayacağız acaba.
Add comment Nisan 14, 2008










