Evrensel müzik üzerine
Müzik
Evrensellik
İnsan
Yaratıcı
Resimler
Sesler
Duygular
…
üzerine bir yazı yazmak geçti aklımdan. Ancak yapamıyorum şimdi. Yarım yamalak yapmaktansa hiç yapmamak daha iyi belki de.
Salif Keita isimli bir afrika çocuğu ile tanıştım bugünlerde. Kara kıtada albino olarak dünyaya gelen bir garip. İnsanları onu uğursuz olarak kabul edeceği için annesi insanların tepkisinden korumuş. Büyüyünce müzikle ilgilenmek istediğine de karşı çıkmışlar. Çünkü oralarda müzikle aşağı tabakadan insalar ilgilenirmiş ama Keita bu engelleri aşmış ve dün bütün Afrika’yı gubün bütün dünyayı kucaklayan bir melodi ile insanlara sesleniyor.
Tek kelimesini bile anlamadığım (sanırım mali diliyle yazılmış) Folon isimli şarkısı beni aldı götürdü ilkin. Sonra Mahammed Ali filminde kullanılan Tomorrow isimli müziğin bu şahsa ait olduğunu öğrendim. İlkel kabilelerin tamtam müzikleri ile modern müziği aynı ezgide buluşturabilmek ve bunu yaparken de benim gibi halk müziği hayranı birine sevecek çok şey sunmak her yiğidin yapacağı şey değil.
Uzatmıyorum. İşte Folon:
İşte bu da Tomorrow:
Add comment Mayıs 19, 2009
Last.fm benim için bitmiştir
Başbakan gibi posta koyuyorum ben de. O kadar alıştırdıktan sonra “Bundan sonra para vericen kardeşim” denmez arkadaş. Ayıptır, yazıktır, günahtır.
Artık last.fm dinlemek için para verip abone olmak gerekiyormuş. Bugün verdikleri son 30 beleş şarkının tadını çıkara çıkara kotamı doldurmuş oldum. Hüzünlendim yahu. Her ne kadar istedikleri para 3 euro gibi cüzi birşey olsa da paypal gibi şeylerle uğraşmak istemediğimden bu sayfayı kapatmaya karar verdim.
Ama müziksiz olmaz dedim ve bu yüzden bir alternatif arayışına girdim. Şurada last.fm için aleternatif olabilecek ürünleri listelemişler. Muahakkak bunlardan daha da iyileri vardır ama başlangıç için denemekte fayda var.
Benim daha önceden de bildiğim imeem var iyi sayılabilecekler arasında.
Jango diye birşey tavsiye ettiler günahları kendi boyunlarına.
Şimdi bakıyoruz, bakınıyoruz.
Güzel şeyler duymak ümidiyle.
Add comment Nisan 30, 2009
Dijital kale
Dijital Kale Dan Brown’ın kronolojik olarak Da Vinci Şifresi’nden daha önceki bir kitap. Dan amca biraz daha amatör, biraz daha populist, daha çok adrenalin çalışması var ama iyi denecek eserler arasında.
Kitaptan bahsetmeyeceğim şimdi. Teknik biri olmanın popüler kitapları okurken getirdiği sıkıntılardan dem vuracağım. Bilgisayar, donanım, yazılım işlerinden anlayınca bazı şeyler fazla rahatsız ediyor insanı. Spoilerlara dikkat.
Dijital kale teknik anlamda birçok yalana yanlışa gözlerimi yummaya çalışıp okuduğum güzel bir kitap. Gençliğimizde olsa ne heyecanlanırdık şimdi ise ister istemez “Gerçekte hiç de böyle olmuyor” demekten kendimi alamıyorum.
Heyecanını kırmak isteyen varsa söyleyeyim hiç de öyle 3 milyon işlemcili bilgisayarlar felan büyük işler yapamıyor gerçek hayatta. Hatta o çok büyük google bile hayali makineler kullanmıyor bu işler için.
Problemler, 1 işlemci ile bir saatte çözüyorsam 3 işlemci ile 1/3 saatte çözerim düz mantığı ile çözülmez. Bu yüzden öyle işlemci sayısını milyona hatta trilyona bile çıkarsan şifreler şıppadanak çözülmez.
Hem asıl iş o kadar işlemciyi tuvalet kağıdı kolisi gibi üstüste yığmakta değil. Anakart ve işlemci mimarileri yıllar içinde gelişen çok çeşitli darboğazları yılların beyin fırtınaları ve akademik çalışmaları ile aşan bir uğraşla gelişiyor.
Hele yazılım tarafında bu tür tuhaf makineleri işeletecek işletim sistemi daha da büyük problem. Düne kadar birkaç işlemciye bile destek verecek işletim sistemi bulamazken siz bir iki yıl içinde çok özel bir işleve sahip makinenin process yapısını çözüp (yani yeni bi tane üretip) ona göre işlemci->komut seti->işletim sistemi->yazılım üreteceksiniz. Pehhh…
Bir de böylesine farklı bir makineye (daha doğrusu işletim sistemine) virüs bulaştığını iddia edeceksiniz. Ulan kim biliyor o makineyi ki ona virüs yazsın. Aslında en komik olanı bu ama teknik bilgi eksikiği espri anlayışının farklılığına sebep oluyor işte.
Bir de makinenin devasa bişey olduğundan bahsediliyor. Bu da bilgisayar mimarisinin diğer mühendislik alanlarından ne kadar farklı bir düşünce tarzı ile inşaa edildiğini gösteriyor. (bu kısım açılabilir ama şuan yapamıyorum) Zamanında ENIAC tasarlandığında makine mühendisleri derneğinin dergisinde çıkan şöyle bir yazı bu farklılığı gösteriyor bize. “Bugün 40 ton ağırlığında xxx hızında yyy gücünde bir bilgisayar yapıldı. bundan 10 yıl sonra 120 ton ağırlığında bundan 4 kat daha hızlı bilgisayarımız olacak”
komik değil mi? Evet çok komik aslında.
Hala anlamamış olan varsa söyliim. Makine mühendisleri elleri ile tuttukları, gözleri ile gördükleri şeyleri ölçüp biçip bir şey inşaa ediyorlar. Kullandıkları her malzemeyi anlamak konusunda bir sıkıntıları yok çünkü her bir parça gayet net, ortada, görülebilir, dokunulabilir yani gavurca hard bişi yani hardware.
Buna göre eğer siz bir dişliye hareket aktarmak istiyorsanız bunu yapmak için dişliyle bir şekilde temas halinde olan bi başka dişli, kayış vs bir şey kullanmak zorundasınız. Eğer her bir dişli tek bir işi yapıyorsa ve yapılan iş binlerle ifade edilen çokluk ve çeşitte ise sizin makineniz binlerce dişli ve diğer şeylerde ve dolayısıyla tonlarca ağırlıkta olacaktır, bu kaçınılmazdır.
Bu açıdan makine mühendisliği (hadi şuan makineci diyelim) penceresinden olaya baktığınızda yukarıdaki öngörü gayet normaldir. Oysa diğer tarafta; önce elektrik sonra da elektronik en son da yazılımda işler hiç de öyle yürümüyor. Makineci mantığı ile yıllarca bilgisayarı icat etmeye çalışan (başaramayan) ve bugün bilgisayarın babası olarak kabul edilen Hanry Babbage amcayı da burda hayırla yad edelim.
Peki Dan Brown amca ve diğerleri neden kurgularını böyle yanlış şeyler üzerine yapıyorlar. Cevabı basit: basit olması. Halktan biri eliyle dokunup gözüyle gördüğü bir şeyi yeni/başka kavram üzerinde kolaylıkla hayal edebiliyor. Elindeki cep telefonu ile konuşabiliyor ama bilgisasayarı ile hem konuşup hem de daha karmaşık işlemler yapabiliyor. Daha bir bilgisayar ya da bu çağrışımı yaptıracak network kablolarının bağlandığı bir patch panel görünce onun da kendi bilgisayarından daha yetenekli olduğunu kolaylıkla kabul edebiliyor; çünkü daha büyük. İşbu sebeple cep telefonu TV kanallarını da çeker hale gelince hayretler içinde kalıyor, “Vayyy gavura bak içine televizyonu sığdırmış”. Mantık bir şeylerin ancak küçültülerek oraya konabileceği şeklide gelişmiş.
Hal böyle olunca kahvede bol keseden sallayan Şinasi amca bile bir zamanlar NSA’de çalıştığını söylese “Müthiş bir makine vardı, bööle hayvan kadar. İşte biz onla NSA’de bütün şifreleri çözerdik” dese biz inanılmayacak şeye inanmak istiyoruz çünkü çok gerçekçi(!)
Bunları söylüyorum çünkü ciddiyim. Uzmanlık alanı insana o konuda takıntılı olması gerektiğini aşılıyor. En iyisi hiçbir şey bilmemek sanırım. Matrix’te Cypher kardeşimizin de dediği gibi
Ignorance is bliss*
*: Cahillik mutluluktur.
1 comment Nisan 20, 2009
İki papaz hikayesi
Dinine çok bağlı ve insanlardan uzak yaşayan iki papaz dağ bayır gezerken bir nehre gelmişler. Tam nehirden karşıya geçeceklerken ileriden bir kadın gelmiş ve kendisinin bu akıntıda karşıya geçmeyeceğini söylemiş. Ve rica etmiş kadın papazlara “Lütfen beni de kucağınıza alıp karşıya geçirebilir misiniz?” Papazlardan biri bu teklifi kabul edip kadını kucağında veya sırtında karşıya geçirmiş.
Sonra papazlar yola devam etmişler. Ama diğer 1 2 saat sonrasında kadını karşıya geçirene dönmüş ve demiş ki: “Biz dünyaya kapalı, mazbut bir hayat yaşıyoruz. Senin o kadını taşıman doğru muydu?”. Diğeri cevap vermiş: “Ben o kadını 2 saat önce kucağımdan indirdim. Onu hala taşıyan sensin.”
Bir kızılderili atasözü vardır: “Bir nehiri geçmek için kullandığınız kanoyu karaya çıktıktan sonra omzuna alıp yola devam etmek ahmaklıktır.” Bu ikisi farklı şeylere işaret ediyor ama gerçek şu ki sırıtmızda o kadar çok şey var ki taşıdığımız. Bırakmalı onu orada… Bırakıp devam etmeli yola…
Hayırlı yolculuklar…
Add comment Nisan 8, 2009
Etkileme Sanatı
Okuduğum son kitapta ikna etmek üzerine tekniklerden bahsediliyordu. Ben meleseyi önce kendimi ikna etmek noktasonda ele almam gerektiğine karar verdim ve öyle de değerlendirdim. Her zaman “Ahh ben neden hep böyle yapıyorum”, “Neden bunu bi türlü anlamak istiyorsun ki” vs özsorgulamalarla rahatsız olurdum. Şimdi kendimi ikna etmek nopktasında bir adım daha ilerlediğimi düşünüyorum.
Kevin Hogan denen Amerikalı bir konuşma uzmanı/danışman tarafından yazılan bu kitabı nasıl oldu da aldım okudum hayret ediyorum. Aslında her zaman popüler kültüre karşı olmuşumdur ama kitapsız kaldığım bir dönemde (Allah kimseyi kitapsız bırakmasın
) belki de çok farklı olacağını düşünüp aldığım bir şeydi. Belki de hiç bitiremeyeceğimi düşünmüştüm ama bitirdim işte.
Kendime farklı sorular sormak üzereyim şu sıralar. Öyle kitaplardaki teknikleri uygulama gibi bir huyum yoktur. Ama hiç bakmadığım taraflardan bakıyordu yazar ve ben de “Hıımm evet aslında…” diye küçük aydınlanmalar yaşadım.
Şimdi her zaman yapmaya çalışıp da ayapamadığım “Bırak ya düşünme, duyma, görme! Ne önemi var ki. Bırak kendi haline…” diye böyle uzun iç iknalarda bir miktar daha başarılı olduğu görüyorum. Bunu Kevin’le paylaşsam ne kadar sevinirdi garip. Yıllardır birilerini ikna etmek için uğraşan, bu konuda uzmanlaşan bir kişi verdiği tavsiyelerin biri tarafından kendi üzerinde deneneceği fikrini aklına bile getirmemiştir.
Bu tekniklerin bazılarını biraz yalancılığa dayanıyor ve ben bunları zaten biliyorum. Ama karar verme süreci, kararsızlık anları, dalgalanmalar, dikkat etme/dikkat çekme, neyin önemli olduğunu bilme/anlama, söyleme veya anlatma veya emir verme üzerine daha derin düşünmemi sağladı bu kitap. Bazı annelerin hayatları boyunca neden çocuklarına “Şunu yapmayın sakın” “Odanızı düzenli tutun” vs demesine rağmen aslında söylediği hiçbir şeyin yapılmaması başarısını neye borçlu olduğunu anladım.
Bazı insanlar da sadece söyler ve diğerleri buna kulak verip yaparlar. Bu da önemli idi benim için. Bu tür insanlar belki de bilmeden ikan etme tekniklerinin en sağlamlarını kullanıyorlar. Tekliflerimin geri çevrildiğini düşününce (yok canım hepsi değil) nerede yanlış yaptığımı tekrar düşünmüş oldum.
Bir de işin başlangıç ve sonucunun dışında süreci boyunca insanın kararlarını etkileyen hususlardan bahsediyordu. Bir işi yaparken neler bizim hevesimizi kırar, nasıl olumsuz fısıldamaların önüne geçebiliriz vs gibi şeyler. Bazı durumlarda birini ikna etmek istersiniz ama o kişi ikan olmak istese/olacak olsa bile içinde sürekli büyüyen bir direnç vardır; bunu kırmak bir çaba ve işe yarar bir yöntem gerektiriyor. Ve eğer biri bir şeye karşı istekli değilse onu(beni) istekli kılmak için nasıl harekete geçirebileceğimizle ilgili şeyler.
Ancak hepsinden önemlisi bu uzman da diğerleri ile aynı şeyi söylüyor: “İnsanları yöneldirmek için korku, endişe, pişmanlık, konfordan uzaklaşma gibi şeylerle korkutun.” Ve ekliyor “Eğer bunu yaparsanız daha az etkili olan “Bak bunu yaparsan mutlu olursun, çok güzel olacak vs” sözleri ile yapamayacağınız şeyleri yapabilirsiniz.
Ahh kapitalist dünyanın korkunç alimleri… Siz herşeyi insan psikolojinin bir oyun hamuru gibi oynanıp şekillendirilmesi ile yönetiyorsunuz. Büyük deneylerle keşfedilmiş insan ruhuna/psikolojisine/alışkanlıklarına ait şeyleri reklamlarınızda sonuna kadar kullanıp insan ruhunu kolaydan yaşlandırıyorsunuz.
Ancak bunun nasıl yapıldığını bilmek de birşey. Hem karşı durmak hem de yeri geldiğinde kullanmak için.
Bu amcanın kişisel sitesi http://www.kevinhogan.com, ticari sitesi http://www.kevinhogan.net imiş. Şimdi farkettim ki kitap boyunca yaptığı çalışmalarla bana bedava reklamını yaptırmış lavuk. Neyse oldu bi kere
Son olarak da merak edenler için web sayfasından orjinal(ingilizce) bir mini seminer (bir yerde webden yapılan seminere webiner dediklerini görmüştüm) videosu.
Add comment Nisan 8, 2009
Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan…
Kısa adı YHT olan Yüksek Hızlı Tren ulaşım aracının “tek rakibi gerçekten de THY (tam tersi)” deniyoru ki şimdiye kadarki durum bunun ciddiyetini gösteriyor. Aldığımız son haberlere göre otobüs firmaları Yüksek Hızlı Treninin etkisi ile iflasın eşiğine gelmişler. Internethaber.com un haberine göre özellikle Eskişehir Ankara arası çalışan otobüs firmaları yolcu bulamıyor ve oldukça düşük ücretlere işlerini sürdürmeye çalışıyorlarmış.
Hani çok meşhur bir söylem vardır; Osmanlıya matbaa çok sonraları geldi diye. Bir de azcık mürekkep yalamış olanları bunun sebebinin özellikle Istanbul’daki binlerce hattatın işsiz kalmaması için matbaaya iyi bir gözle bakılmadığını söyler, doğrudur.
Kimsenin ekmeğine engel olmak değil amacımız anack daha önce düştüğümüz tuzağa ikinci kez düşmeyeceğimize inanmak istiyorum. Dolmuşçular işsiz kalmasın diye ilkel ulaşım altyapımız yıllarca çile kaynağı oldu. Otobüs firmaları zarar görmesin diye trenden de vazgeçeceksek herhalde bu zararı karşılamayayız.
İnşallah hükümet başladığı işi adam gibi bitirir de hem diğer sektörler zarar görmez hem de halkımız hakettiği hizmeti alabilir. Amerikada koskoca şirket yöneticileri bile metro ile işlerine giderken biz hem şahsi araçlara hem de otobüslere petrol pompalamaktan yorulduk artık.
Cumhuriyet döneminde başlayan ama türlü hilelerle önüne geçilen raylı ulaşım sistemi inşallah bizim zamanımıza yetişir diye ümid ediyorum.
Uzun zamandır paylaşacak güzel bir şey bulamamıştım. “Ooon yıldaa ooonbeş milyon genç…
lay lala laylay….
…..
demir ağlarla ördük…
laylaylalalay..” diye coşasım geldi.
Add comment Mart 31, 2009
Farid farjad
Son günlerde bir keman gıcırtısıdır gidiyor. Hayatın arka fonunda çalan müzik değişirken ben Farid Farjad ile tanıştım. İranlıymış ve Mozart’ın halt ettiği fikrine kavuşurken farkettim ki “Ana klasik müzik dinliyorum”. Klasik müzik dinlerdim de öyle beni alıp götüreceğine inanmazdım. Ta ki üstadla tanışana kadar.
Farid Farjad şuan yetmiş yaşın üstünde. Üstadı dünya kaybetmeden herkes görmeli, en az bir defa dünya kulağı ile dinlemeli. En son geçen yıl gelmiş ve başarısız bir ev sahipliği ile yollamışız. Bi daha geldiğinde mutlaka orada olmalıyım.
İşte bir sanat eseri:
Bu da bizim çok değişik yorumlarla dinlediğimiz sarı gelin:
Bir tane daha:
Ve o muhteşem eser; Goleh Pamchal:
Add comment Mart 4, 2009
Beyaz Melek
Mahsun Kırmızıgül kardeşimizi de gördük sinemada ya artık gam yemeyiz.
Söylemeye çalıştığım “gördük” te olumlu bir hava oluşturmaya çalışsam da yapamadım malesef. Adamı hep kıro bildik, bize öyle bildirdiler. “Kıro” kürtçe kökenli bir kelime olmasına rağmen türkçeye çok feci anlamlarla taşınmıştı ve televizyondan öğrendiğimiz kadarıyla kıro tarifine uyan insanları tanımak hiç de zor değildi. Biz de tarife göre yıllarca insanları aşağıladık durduk. Ancak Mahsun Kırmızıgül‘ün Beyaz Melek isimli sinema filmini izledikten sonra kelimelerin ne kadar tehlikeli olduğunu öğrendim bugün.
Türkiyede kime sorsanız Mahsun Kırmızıgül’ü hakkında “Belli bir kesimin adamı”, “Belli bir kesimin şarkıcısı” gibisinden şeyler duyarsınız. Zira arabesk/fantazi müziğin o sevimsiz gelen tarafı popüler kültürün tiksinme hareketleri ile reklam edilmiştir türkiyede ve edilmeye devam etmektedir. Müslüm Gürses’i sevmez popüler kültürün çocukları zira onun için canını verecek kendi kesiminden (!) insanlar zaten vardır. Bu “kendi kesiminden” insanların dışında da bir sempati bir ilgi beklemek sınırların çok belirgin çizildiği, kafaların çok düz bir mantıkla çalıştırıldığı bu dünyada aşırıya kaçmak olur.
Oysa birleştirici olmak daha zordur, sıkıntılıdır. Herkes hem girişmez bu işe hem de girişse de yapamaz. Benim gözümde -ki bu göz bana onun hakkında söylediklerinden fazlasını bilmez ve araştırmaz- Mahsun Kırmızıgül kıro kelimesine tam anlamıyla uyan bir adam idi. Bölücü veya parçalayıcı olduğuna ilişkin şüphelerimin nereden geldiğini hatırlamakta zorlanıyorum, sakın “bilmem ne” televiyonunun çabası olmasın bu yargı.
Her neyse bu her adını söylediğimde etrafımdan “Bırak olm şu teröristi…” denen adam bu birleştirici çabaya bir el atmış sinemada. Teomanın bile sinema filmi çektiği/çekmeye çalıştığı sektörde maliyetlerin de kalite gibi iyice düştüğünü düşündüm ilkin. Ha bir de terbiyesizce senaryo felan da yazarmış Türkücü (!) Mahsun bey. Burun kıvıranlarla birlikte ben de burnuma dört numara ayar verip sola doğru çevirdim. Zira televizyondan öyle öğrenmiştim. Kıroysa koy …..üne.
İnsanların birbirine uzaklaştırıldığı bir yerde siz kollarınızı açıp iki kişiyi birleştirmek isterseniz savunmasız kalırsınız ve enseye tokat yediğinizde vuranı dahi göremezsiniz. İşte böyle zor bir ortamda doğulu bir kardeşimiz olarak kollarını açabildiği kadar açmış Mahsun Kırmızıgül. İçinde Türk, Yunan ve Kürt kültürünün çeşitli malzemelerini görebildiğimiz filminde taraf tutmadığını söylemek yalan olur. Ancak bunu öyle takım tutmak gibi algılamamak gerek. Siz de bir ortamda bazı insanları bazı diğer insanlara tanıtırken aynı memleketten olduğunuz kişiler için fazladan bir “Mahmut bey hemşerimdir ona göre…” kabilinden bir taraf tutmayı makul görürsünüz. Kaldı ki doğu insanının misafirperverliğini hala bilmeyen varsa gidip bizzatihi görebilecek kadar riske girebilir ve büyük ihtimalle de müthiş bir ziyaretten biraz daha fazlası ile geri dönebilirsiniz. Hz. İbrahim’in memleketinin insanlarını görünce binlerce yıl öncesinden bir ev sahibinin hala oralarda yaşıyormuş gibi insana huzur verdiğini hissedebilirsiniz.
Filminde doğu ve doğu insanı hakkında biraz fazlaca malzeme olunca ve bunlar da hem olumlu şeyler olunca Mahsun Kırmızıgül’ün kürt milliyetçiliği yaptığı yönünde eleştiriler almış. Oysa filmde bütün bütün iyiler ve kötüler diye ayrılan gruplar yok; hele bu millete-milliyete hiç bağlanmamış.
Bu film insanların terk edişleri ile mecburen gidişleri arasındaki farkı anlatmaya çalışmış diye düşünüyorum. “Huzur evine gönderilen yaşlıların çilesini anlatıyor” diye kestirip atmak ne kadar doğru bilemiyorum. Zaten önyargı ile bakılan bir yönetmenin/filmin böyle sosyal mesajlar vermeye çalışması popüler kültürün tiksinç bakışlarına sebep olacaktır ve oluyor da. Bu film bir yol hikayesini bile barındırmaya çalışmış içinde. Kültürler arası etkileşimden, gençlik ve yaşam, inanç ve sevgi üzerine de “şey afedersiniz ben de birşeyler söylemek istiyorum” diye ürkek bir girişimde bulunmuş. Kendi ölçeğinde oldukça başarılı da olmuş.
Filmi temiz bir kalp ile izlemeyen birinin bu amatör sayılabilecek eserden mutsuz olmaması için hiçbir sebep yok. Eğer bir önyargınız yoksa da mutlaka içinizi sızlatacak kadar gerçek bir gurbet hissi sizi sarsacaktır.
O doğulu, temiz delikanlı sade komiklik olsun diye söylemiyor kitabi ifadelerle “abi burası neresidir beyle..” diye. Gerçekten şaşkındır belki de…
İnsanlar yaşlanınca gerçekten de kemale eren bir sevgi ile seviyordur birbirlerini de biz onların bu hallerini çok görmek istemediğimizden ve de görmediğimizden burada çok yapmacık buluyoruzdur.
Bir türk, bir yunanlı ve bir kürt sadece olumsuz bir televizyon haberinde veya zoraki bir fıkrada değil de güzel bir masalda ve hatta gerçekte, gerçekten yaşanan bir dünyada da yanyana güzel şeyler yaşayabiliyorlardır belki de.
Belki de çok başarılı bir tiyatro oyuncusunun sürekli canlandırdığı çocuksu ruh halini her zaman oynadığından daha iyi oynadığı bu sinema filminde birileri gerçekten de kendini veya akrabalarını görmüş ve kalbi sızlamıştır.
Belki de kimsenin cesaret edemediği bir konuda, topluma öğüt verme ya da en azından bazı şeyleri hatırlatma işinde çalışacak kimse kalmamıştır, bu işin eğitimini alanlar Recep İvedik’in 3. filiminden ne kadar para kazanacağını hesap etmekle meşguldür de kıro diye bilinen bi adam bu zor işin altına girmiştir.
Belki de adamın biri kendisini değil de anlatmak gerekenlerden bir konuyu seçip ne olursa olsun anlatmaya gayret etmiştir. Zorlanmıştır belki de, belli de etmiştir bunu ama helal olsundur, çok çalışmıştır, bellidir.
Bu iş bir fantazi müzik türkücüsüne mi düşmüştür acaba. Ya da bir türkücüyü biz çok mu hafife almışızdır.
Yaşlılarımızı gerçekten seviyor muyuzdur ya da böyle bir konuyu daha önce düşünmüş müyüzdür?
Bu doğulu türkücü de kimdir, bu filmle neyi amaçlamaktadır bu arada.
Karışıktır bazı şeyler. Bu kardeşinizin kafası karışıktır. Biraz ayıp etmiştir insanlara. Kıro da ne demektir ki şimdi. Kötü bişeyse kötü olan kimdir. Bazı insanlara ayıp eden ben, kıro muyumdur acaba?
Bugün ummadık taş baş yardı. Mahsun Kırmızıgül’ü başarılı bir yönetmen olabileceğini anladım. Teknik olarak işi bilen insanlarla çalıştığını zannediyorum. Yazdığı hikayeyi böyle cesurca anlatması ayrıca takdire şayan. Bir zaman hakettiği saygıyı göremeyecek olması yaptığı işi biraz daha değerli kılıyor.
Ben, hakaretlerle sinema eleştirisi yapan basit bir adam olarak bu filmi öven cümleler kuramadığım için ayrıca üzülüyorum. Barış, sevgi, umut, kardeşlik… Birilerinin anlatmak için çabaladığı konular bunlar. Ben her olmamışı tek kalemde silerken birileri kendini geliştirmekle meşgul.
Mahsun Kırmızıgül’ü çok takdir ettim, bravo, ellerine sağlık. Güneşim Gördüm filmini sabırsızlıkla bekliyorum.
Add comment Şubat 26, 2009
Yalnız olma iddiası
Dolmuşta kitap okuyorum. Bir çift geldi sarmaş dolaş, 14 şubattan kalma halleri ile oturdular önde bir koltuğa.
Sonra ileride bir yerlerde bir kız bindi dolmuşa. Güzel değildi kız, allanmış pullanmış, tırnaklarını öyle cart bir kırmızıya batırmıştı. Sürekli ağlıyor gibi görünüyordu, yakışmayan bir ağlama…
Kız nereye oturacağını bilemedi önce, boş koltukları şöyle bir şaşkın gözleriyle eledikten sonra doğrudan geli oturdu yanıma. Hoş olmayan bir parfüm kokusu geldi. Ben kitap okurken biraz rahatsız edici baş hareketlerini hissedince anladım ki öndeki yılışık çifte bakıyordu. Öyle kafa kafaya vermişler elele kol kola ne olduğu belli olmayan bir voltran oluşturuyor, sevgi topacına dönüşüyorlardı.
Yanıma oturan kız hemen elindeki çantadan bir defter çıkardı, bir iki sayfasını şöyle bi süzdükten sonra tükenmez kalemiyle boş bir sayfaya birşeyler yazmaya başladı. Bir sağ bir sol bir yukarı ve bir de aşağı savrularak değişik bir harmonik hareket dizesini her gün tekrar eden dolmuşçu amca bu işe çok gıcık oldu. Zaten zar zor kelimeleri seçiyordum ki gözlerim daha da seçemez oldu. Kız harfleri zar zor çizerek birşeyler yazmayı başarıyordu. Harflerin araları açık ve kocaman kocaman… “…kıskanıyorum…” diye yazıyordu kız. “Niye benim başıma böyle şeyler gelmiyor… vs vs” diye de devam ediyor olmalıydı. 14 şubat uğursuzluğunu üstünden atamamıştı besbelli. Baktığı heryerde sevişip koklaşan tiplere çok kıskanarak bakmıştı birkaç gündür ve bugün de devam ediyordu işte aynı uğursuzluk. “Lanet olsundu”, “neden kendisi yalnızdı”, “niye kimse kendisini sevip okşamıyordu”. Rahatsız oldum yanımdaki bu rahatsızlıktan.
Bir süre sonra kız zaten kendi isteğiyle benim yanımdan ayrılıp başka birinin yanına sonra da daha başka birinin yanına oturdu. Orada da yazmaya devam etti mi etmedi mi bilemiyorum ama çığlıklarını duyabiliyordum.
Herkesin deri kendine tabi ama etrafınızda negatif enerji yayan insanlar çoğaldıkça siz de güçten düşüyorsunuz. Bu yüzden kızı pencereden dışarı fırlatmak geçti içimden ama bunu o sevgili bozuntuları daha çok hakediyor olmalılar.
Her neyse bir daha dolmuşta defterine bişeyler yazan birini görürsem yanına oturmam herhalde.
Ha “bu arada sen nasıl kitap okudun, etrafı gözlemekten başka bişey yapmamışsın, seni kapı dinleyicisi” diyebilirsiniz. Doğrudur efendim bir şey dikkatimi çekti mi onu takip ederim ama istemli değil, kitabı da aynı zamanda çok da güzel okudum. Bir göz bir sayfayı görünce çok şey anlamak ve sonra banızı kaçırsanız bile olaya vakıf olmak mümkün, yalnızca biraz okumuş (yani çok kitap okumuş) olmanız yeterli. (Bakınız paragraf soruları)
Bir de şu 14 şubat ve benzeri kapitalist girişimlerin katalizör veya inhibitör çözümlerini de bulsalar diyorum. Olan var olmayan var, bulan var bulmayan var. Ortada miyopsu haraketlerle bir açılıp bir kapanana akordeon çiftler bu sokak ortası çiftleri akımın savunucusu ama tek tabanca olanlara dünyayı zindan ediyorlar.
Buradan kötü bir 14 şubat geçirdiğim anlamı çıkmasın sevdiklerimle beraber, olması gerektiği gibi bir gündü. Henüz kapitalizmin ve aşkın pençesine o kadar düşmedim.
Sevgiler, saygılar.
1 comment Şubat 16, 2009
Aferin Bill Gates’e
Bazı zenginlerin gösteriş için etrafa para saçtığını biliyorum, hepimiz biliyoruz. Bu yazıya önyargıyla başladığımı da biliyorum ama Bill Gates amcamı içten tebrik ediyorum, evet gerçekten içten bir kutlama bu.
Ntvmsnbc.com’un haberine göre; 10 yıl önce herkesin dünyanın en zengin adamı diye bildiği (ki şu sıralarda da ona yakın bişey) Bill Gates birçok zenginin katıldığı bir toplantıda konuşma yaparken “Sadece fakirler mi hastalanacak. Sivrisinek denen illetten yayılan sıtma hastalığından her yıl binlerce insan ölüyor, bakın bakın işte o hastalık taşıyan sivrisineklerden bu kavanozda da var” deyip açıvermiş kavanozu. Oraya buraya dağılan sivrisineklerin vızıltısında konuşmasına devam edip insanların kelliğe çözüm için daha fazla para harcadığını söylemiş. Özellikle afrikada insanların sıtma yüzünden öldüğü bir dünyada zenginler sırf kendi rahatlarını düşünüyorlar diye yakınmış ve eklemiş “biz şu kadar yardım yaptık eşimle.”
Bazen zor durumda olan insanların bir şekilde mutlu olması gerekir ama yardım edecek kimse yoktur. İşte böyle durumlarda Allah merhametini konuşturup kibirli ve zengin olanların hiç istemediği bir şeyi “Yardım ve düşüklerin elinden tutma” işini onlara seve seve yaptırır. Hem de ilahi kanunlar çiğnenmeden, kibirili zenginin karakteri değişmek zorunda kalmadan. Kibirli zengin gösteriş için bunu yaparak hem içinde bulunduğu kötü durumu daha da derinleştirir hem de zavallı insanlara bir yardım eli uzatılmış olur. Hem belki bu yardım gösteriş için bile olsa o zenginin kurtuluşu için bir bahane, bir minik kutup yıldızı olur da kurtulur o kişi.
Hz. Musa Allah’tan Firavun’u helak etmesini istemiş ve Allah da bu duayı kabul etmiş. Ancak bir islam aliminin dediğine göre Allah bu duayı kabul ettikten tam 40 yıl sonra Firavun ve avanesini helak ediyor. Burada Hz. Musa’nın davranışı -özellikle sabrı- takdire değer ama şimdilik konu bu değil. Firavun’un 40 yıl boyunca niçin helak edilmediğini Nizamül Mülk’ün Siyasetnamesinde yaptığı yardımlara bağladığını okumuştum. Onun kaynağı daha açıklayıcı ve daha sağlamdır belki ama ben o kitapta net olarak şöyle bir açıklama buldum: Eğer bir insan ihsanda bulunursa Allah da ona birçok nimetler bahseder.
Baştan önyargılı olduğumu söylemiştim. Ancak bu şekilde ifade etmemin asıl sebebi bazı zenginler gösteriş için yardım yapıyor olsalar bile güzel demek içindi. Popüler tabirle “velev ki gösteriş için olsun”.
Ferruh Mavituna bir yazısında Bill Gates’i müslüman yapmak dünya için yapılabileceklerin en iyisi olurdu diyordu. Belki de bu insan yaptığı iyiliklerin (içinde iyilik oranı çok olan gösteriş çözeltisi de olabilir) karşılığı olarak belki bir gün müslan olacak ve bundan dolayı birçok insan da faydalanacak (inşallah).
Neyse tekrar sivrisinek vızıltısına dönersek, Bill amca sonradan sivrisineklerin zararsız olduğunu söylemiş de herkes rahat bir nefes almış. Ama kodamanların dikkatini çekmek için gerçekten güzel bir yol. Zaten ben biliyordum bu çocuktan bir gün adam olacağını ruhu ile Biil’i takip ediyor kendisinden daha güzel haberler bekliyoruz.
Add comment Şubat 9, 2009